31 Ağustos 2012 Cuma

Kaos’un Tao’su / Genetik Kodlar ve I Ching


Çin felsefe tarihinde önemli bir yeri olan İ Ching, her şeyin hiçlikten "Wu" başladığını ve bir şeye "Yau" dönüştüğünü söyler.

Yau ikiye ayrılır, Yin ve Yang. Bu ikisi Si Jang’a dönüşür (4 şekil demektir). Bu da kendi içinde Pa-Kua’ya "Bagua’ya" dönüşür ve bu da 8 trigrama dönüşür.

Karmaşık görünmesine rağmen temelde hiçlikten bir şeyler oluştuğu, daha ufak parçacıklardan daha büyüklerinin ortaya çıktığı fikri esastır. Aynen bir ağacın bir tohum olarak hayata başlaması, tek bir kökten birçok kök türemesi, tek gövdeden bir çok dallar uzaması, dalların yapraklar ve meyveler vermesi ve tekrar tohumlar meydana gelmesinde olduğu gibi...


-Kaos’un Tao’su

Yin maksimum sıkışma konumuna geldiği an, onun zıddı olan yang harekete geçer. Yang maksimum genişlemesi konumuna geldiği an ise, yine Yin harekete geçer.

Bu ritmik oluşumlar, Çinlilerin “I Ching” sisteminin temelini oluşturur. I Ching “Değişimin Kitabı” adlı kitapta açıklanmıştır. Bu kitabın önsözü şöyle başlıyor:

“Bazen gölgeli taraftan, bazen de aydınlık taraftan; işte gerçek yol bu.”

Bilindiği gibi Batılı doğa bilmi 16. – 17. yy” dan beri yolun aydınlık tarafını seçmiştir. Rasyonellik ve mantık; aydınlık ışık ile betimlenmiştir. Bütün kuralsızlıklar, görünmeyenler ve açıklanamayan sübjektif görüşler ise karanlık ile betimlenmiştir. Karanlık taraf (Yin), Orkus” a sürgüne gönderilmiştir.

“İnanıyorum ki, dinamik kaosun keşfi sonucu, bugünkü yaratıcı araştırma metotları ortaya çıkmıştır” Bu sözler Amerikalı Katya Walter” e ait. Katya Walter, kaos ile genler arasındaki benzerlikleri araştırmış bir bilim adamıdır. Bu araştırmaların sonuçlarını, “I Ching ve Genetik Kodlar” adlı kitabında yayımlamıştır. I Ching sistemi yaklaşık 5.000 yıl önce Çin” de doğmuştur.

Lao Tse” nin ( M.Ö.500) kaos formülü şu cümleyle başlar :

-Tao bir “Bir” oluşturur.
-Bu “Bir”, bir “İki” oluşturur.
-Bu “İki”, bir “üç” oluşturur.
-Bu “Üç”, on bin şey oluşturur.

Bu açıklama için matematikçi James Yore ve öğrencisi Tien-Yien-Li “3. peryot, kaosu oluşturur.” diyorlar. Bu bilim adamları, tahrik edilmiş, tesir alınmış, duygulanmış hâldeki bir birimin, (tıpkı bir insanın teâmülü gibi) bir periyottan diğer bir periyoda atlayarak dallanan ve gelişen kompleks dinamik bir sistem üzerinde çalışıyorlar. Ayrıca bu düzenli ve kurallı dallanmalar giderek karmaşık bir hâl alır. Bu kaos içinde tek tek olmasa bile ileride olacak olan olaylar genel olarak tahmin edilebilir. Bu iki matematikçi yukarıda açıklanan olayları, I Ching sistemi uygulayarak inceliyorlar.

Bu araştırmaların sonucu olarak Katya Walter şu sonuca varıyor : I Ching” in sekiz adet Trigramı vardır.


Bir trigram sadece üç çizgiden oluşur. Ama bu üç basit çizgi, kompleks bir kaos örneğini ifade eder. Bir kaos programının çekirdeği içinde bu trigramlar vardır. Genlerde ( DNA) de aynı  matematiksel örnek geçerlidir. Bu örneklerin en ünlülerinden birisi olan “Elma Adamı” nın oluşum prensibi; belli bir şeklin, farklı büyüklükteki kopyalarının tekrarlanarak çizilmesidir.Aynı prensibi 8 trigram için de düşünebiliriz. Walter bu prensip için, “Böylelikle zaman ve mâkan içinde fiziksel (ve metafiziksel) nesneler şekil değiştirir.” diyor.

Birbirlerine bağlı çift trigramlara hexagram denir. Her bir hexagram kendinde özgü bir anlam içerir. Hexagramlara bakılarak metapisişik rezonans ( zar atma, bir koyunun bağırsağına bakma) yardımıyla gelecek ile ilgili kehanetlerde bulunabilir.

-Genetik kodlamalar

Bir canlının genleri, o canlının geçmiş ve gelecek zaman dilimleri içindeki tekâmülünü hakkında bilgiler içerir. I Ching tarafından kullanılan 64 Hexagram ya tohum ya da filiz olarak betimlenmiştir. Bu imler sayesinde geçmiş ve gelecek hakkında bilgiler edinebilir.

70” li yıllarda I Ching ile genler arasında paralel bir yapı ve anlam benzerliği olduğu anlaşıldı. Bu konu üzerinde ilk araştırmaları yapanlardan birisi de Schönberger” dir. Çalışmalarını “Yaşamın Gizli Anahtarı: Dünya Formülü I Ching ve Genetik Kodlar” (Scherz Yayınevi, Münih 1973) adında bir kitapta topladı. Bu kitabın büyük bir bölümünü genlerin sembolik olarak karşılığını veren tablolar oluşturuyordu.

Şimdi de biraz genlerin yapısını inceleyelim: Genlerin temel yapısı dört çeşit bazdan oluşur. Genlerin çeşitliliği bu dört genin kendi arasındaki kombinezonu sonucu ortaya çıkıyor. Bu bazların adı Tymin (Timin), Cytosin (Sitozin), Guanin ve Adenin” dir. Kısaca T, C, G ve A harfleri ile gösterilir. T ve C kendi aralarında birleşerek Purin” i oluşturur.

Pyrimidin (Primidin) ve Prunin (Purin), Yin ve Yang” a benzetilebilir. Her 4 baz, I Ching sisteminin bigramları ile eşlenebilir. Bigramlar sayesinde, bir sonraki adımın ne olacağı (Yin mi yoksa Yang mı?) belirlenir.

I Ching de Yin " - - " sembolüyle, Yang ise " ---- "düz kesiksiz çizgi sembolüyle gösterilir.

Walter dört baz ile bigramlar arasında şu sembolleri kullanıyor :

T: Sakin olan Yin      
C: Hareketli olan Yin  
A: Sakin olan Yang    
G: Hareketli olan Yang

CAU veya GAA gibi bazlar kendi aralarında birer üçlü oluşturarak eşlenirler. Böylelikle 43 = 64 farklı dizilebilirler. I Ching sisteminde geçen Hezagramların sayısı da 64” e eşittir.

Her iki sistemdeki benzerlikler bu kadarla bitmiyor.I Ching sisteminde kullanılan Hezagramlar kendi içersinde de eşlenebilirler. Yani bir Hexagramdaki birinci çizgiyle dördüncü çizgi, ikinci çizgiyle beşinci çizgi ve üçüncü çizgi ile altıncı birbiriyle eşlenir.


Bir canlının en önemli yapıtaşı proteinlerdir. Proteinlerin yapısını amino asitler oluşturur. Şu ana kadar 20 çeşit amino asit bulunmuştur. Amino asitlerin protein molekülü içinde hangi sırada ve sayıda yerleşeceğini DNA molekülü saplar. DNA kendine uygun bir haberci RNA sentezler, bu RNA aldığı mesajı stoplazmadaki ribozoma getirir. Bu mesaja göre RNA” lar kendilerine özgü olarak taşıdıkları amino asit türlerini getirip dizerler. Böylece proteinler oluşur. Amino asitlerin dizilmesi bir “START (BAŞLA)” mesajı ile başlar ve üç adet “STOP (DUR)” mesajı ile sona erer.

Katya Walter araştırmalarını o kadar ilerletmiştir ki, artık bir RNA” yı adım adım ( I Ching yöntemi ile) izleyebiliyor.

Örnek olarak verilen şekildeki 60. Hexagram “Sınırlama ( veya daralma, azalma) “, 58. Hexagram ise “Neşe,keyif ” anlamına geliyor.

Genlerin sembolik olarak karşılığını veren tabloda 58. Hexagram Serin amino asitine karşılık gelir (AGC). Serin, beyin fonsiyonlarının çalışmasına yardım eder. Vücutta Serin” in azalması sonucu beyin ve sinirlerin çalışması yavaşlar. Richard Wilhelm, 58. Hexagramı şöyle yorumluyor : “Eğer iki deniz birbirine bağlı ise, insan bedeni kolay kolay yorulmaz; Çünkü her iki deniz birbirlerini destekler ve zenginleşirir. Bilim için de aynen böyledir. Bilim daima canlı ve taze olan bir kuvvettir. Bu kuvvetin aynı düzeyde kalması ancak aynı düşüncelere sahip olan kişiler sayesinde olur. Böylece bilim çok yönlü ve daha kolay anlaşılır hale gelir.”

Ele alacağımız bir diğer örnek ise AAG ile simgelenmiş olan Lisin amino asitidir (14. Hexagram). Walter” e göre, 14.  Hexagram, “Büyüklerin Malı” anlamına geliyor. Lisin eklemlerde bulunan kıkırdakların gelişmesine yardım eder. Lisin az olduğu zaman bir insan cüce kalabilir. Lisinin varlığı ile “Büyüklerin Malı” deyimi arasında bir bağlantı vardır.

Diğer bir örnek ise 33. Hexagram ve stop (dur) mesajını ve UAA” dır. I Ching” de bu Hexagram “çekilme” anlamındadır. Ribozoma bu mesaj geldiği zaman protein üretiminin sona ereceğini anlar. Bir sonraki Hexagram (56. Hexagram) trafik lambalarındaki sarı ışık gibidir. Bu hexagramın anlamı “Dikkatli Seyahat” tir. Bir sonraki (12.) Hexagram da. “Durgunluk, sakinlik” anlamına geliyor.

Bu çalışmalarla ilgili olarak Katya Walter şunu söylüyor: “Hexagramları kullanarak genler ve amino asitler hakkında daha da çok bilgi edinilebilir.”

Doğu düşüncesi ile batı düşüncesi arasındaki uçurum, kaos arastırmaları ile daha da çok kapanmaya başlamıştır. Kaos sayesinde, çeşitli değişimleri aynı anda görme imkanı oluştu.

I Ching sistemi içinde sadece kaos teorisi yoktur. Ayrıca binary (bineer / ikili) sistem de I Ching içinde geçer. Çok karışık olan kodlar, bineer sistem ile daha kolay anlaşılabilir. Bilgisayarda kullanılan sistem de bineer sistemdir.

-İ Ching Değişimlerin kitabı

Çinlilerin ünlü kehanet kitabı olan I Ching, bundan yaklaşık olarak 5000 yıl önce yazılmıştır

64 adet simgesi vardır. Bu simgeler ile dünyanın düzenini açıklamaktadır. Simgelere hexagram adı verilir, Her hexagram 6 çizgiden oluşur. Örneğin 11. Hexagram “Barış” anlamına gelir. Hexagramlar iki adet Trigramdan oluşmuştur. Bu örnekteki 1. trigram (üç uzun çizgi) “Gök”; 2. trigramı (üç kesik çizgi) ise “Yer” anlamına geliyor. I Ching” te kullanılan trigramların anlamları şunlardır : Gök gürlemesi, Deniz ve Dağ; bunlar dünyadaki bütün oluşumları sağlayan 8 ana kuvvettir, Ama bütün sistem, iki ana kuvvetten oluşur: Yin  =–=  ve Yang  =–=  Hexagramların yalın anlamları ve isimleri ancak 11. yy” da yazılı olarak açıklanmıştır. Konfuçyüs” ün okulunda da I Ching öğretilmiştir.

Hermann Hesse, “Boncuk Oyunu” adlı kitabını I Ching”den esinlenerek yazmıştır.

-Kısa açıklama

Çin bilgeliğine ait bir çok kadim öğreti ya da uygulama, kaynağını ve ilhamını I Ching' den alır. I Ching kitabındaki kavramlardan yola çıkarak düzenlenen en bildik uygulama, günümüzde de etkisini yitirmeyen Feng Shui' dir. Konfüçyüs, kendi adı ile anılan öğretisinin temellerini, yine I Ching bilgeliği ile atmıştır. I Ching' in özündeki felsefeyi algılayabilmemize yardımcı bazı temel kavramları vardır.

-Wu-Chi (Boşluk)Madde varolmadan önceki hal, yani evrenin ilk halidir. Bu hali tanımlayacak bir kavram yoktur, tanımlamaların ötesindedir.

-Tai Chi (Varlık)Tai Chi ya da diğer bir deyişle tüm varoluş Wu-Chi yani boşluktan gelmektedir. Bunun yanısıra Tai Chi aslında Wu Chi'dir. Bir şekilde, evren boşluk halindeyken girdap şeklinde devinerek dönmeye başlamış ve bir noktada yoğunlaşmıştır. Bu nokta, tüm yaradılışın özünü içinde barından Tai Chi noktasıdır.

-Yin ve Yang Evrenin boşluk halinden dönmeye başlamasının ardında birbirine zıt iki kuvvet yani Yin ve Yang enerjileri vardır.  Yani Tai Chi, birbirine aslında çok yakın olan ama hiçbir zaman kesişmeyen bu dual güçlerin odaklanmış yoğunlaşmış halinden oluşur. Bu ikili enerji evrenin modelini temsil eder ve temelinin oluşturur.

-Devinim kavramı

I Ching'de tüm hexagramların ifadeleri ve hexagramalr arası geçişler döngüseldir. Devinim, değişim ve dönüşüm hem doğanın hem de yaşamın en önemli ifadesidir. I Ching'in kelime anlamı da en geniş haliyle "değişim" dir. Dolayısı ile doğanın ve yaşamın devinimini baz alan I  Ching'e göre, cevap aradığımız tüm sorular hayatımızdaki döngülerdir.

-Çağdaş Felsefede ve Bilimde İ Ching: Değişimin Doğası

Yin ve Yang ile ilgili olarak ele geçen en eski belge Çin yazınının ve belki de dünyanın mevcut en eski kitabı olan I Ching’dedir. (Temel kitabın imparator Fsu His İ.Ö. 3000 dolaylarında veya Kral Wen İ.Ö. 1150 ve oğlu Duk Chou zamanından kalma olduğu söylenir. Yorumlar yaklaşık 700 yy sonra Konfiçyüz’çüler tarafından eklenmiştir)I Ching en çok bir tür kehanet kitabı olarak bilinir. Ancak I Ching değişimin ve dönüşümün evrensel arketiplerini betimleyen sembolik bir dil olduğu kadar, üretken ve uyumlu bir yaşam sürdürmek için uygulanabilir bir felsefe sunar.


Bilgisayarları çalıştıran 1’ler ve 0’lar, I Ching’de Yin ve Yang ‘ı temsil eden kesintisiz ve kesintili çizgilerden yola çıkmış olabilir.18. yy filozoflarından çift tabanlı aritmetiği geliştiren ve bilgisayar çağının atası bir entellektüel olarak tanınan Leibnitz genelde Çin felsefesinden, özelde I Ching’den etkilenmiştir. Leibnitz Çin’deki Cizvit misyonerler ile ilişki içindeydi ve kendi çift tabanlı sistemi ile I Ching’in sistemi arasındaki benzerlik üzerine yazılar yazdı.Needlam, “Leibnitz’in çift tabanlı aritmetiği geliştirmesinin yanısıra modern matematik mantığının kurucusu ve hesap makinasının yapımında öncü olmasının bir rastlantı olmadığı anlaşılıyor.” demektedir.

Çalışmaları Marks’da dahil, birçok batılı düşünürü etkileyen Hegel de I Ching üzerine çalışmış ve bu konuda birçok konferans vermiştir.I Ching değişim sürecini tanımlar. Değişimin doğasını ve sürecini, yin ve yang’ın etkileşimini kavramak, istediğimiz sonuçlara daha etkili ve zahmetsizce nasıl ulaşacağımızı anlamamıza yardım etmekle kalmaz, bizim değiştirme gücümüzün ötesinde olan şeyleri kabul edip, vazgeçmemiz gereken zamanı da anlamamıza yardım eder. Ne zaman ısrarlı bir çabayla ileri gideceğimizi, ne zaman geri çekileceğimizi bize söyler.

Geleneksel Çin’in bakış açısına göre değişim, çizgisel bir gelişimden çok, bir döngüdür. Değişim hayatı coşkuyla doldurur. Değişim bir kaos değil, şeylerin doğal düzeninin bir ifadesidir. Değişim, değişmez olanın karşıtı değil, onun kendini açıkça göstermesidir.

I Ching bir kitap olduğu kadar, doğal bir zaman tablosu, daha doğrusu zamanın içindeki değişim örnekleri olarak görülebilir.

I Ching’e göre bütün değişim, yin ve yang’ın etkileşiminin bir işlevidir. I Ching’de yazdığına göre, “Yaratıcı (Yang) ve alıcı (Yin) değişimin gerçek sırlarıdır. Aralıksız birleşme ve ayrılmalarıyla-ayrılma ve birleşmeleriyle yin ve yang’ın dansı, çifte sarmalı, geleneksel yin/yang sembolünü çağrıştırır.

Çifte sarmal ayrıca, Watson ve Crick’in 1950’de keşfettiği gibi, insan DNA’sının modelidir. Genetik kod’un 64 tane ikinin üçlü kombinezonlarından oluştuğu belirlenmiştir.1973’de Alman filozof Martin Schonberger “ The Hidden Key to Life” adlı bir kitap yayınlamıştır. Bu kitapta 64 DNA Çiftinin I Ching’in 64 Kua’sına (6 Köşeli Yıldız) nasıl tam olarak uyduğunu ayrıntıları ile anlatır.


Pa Kua sekiz işaret demektir. I Ching’in 8 işareti veya 64 adet olan 6 köşeli yıldızlarının 384 durumunun yin ve yang’ın mümkün olan bütün birleşimlerini temsil ettiği söylenir. Ancak bunlar, değişmeyen kimlikler olarak görülmezler. Tersine değişimin hareket eden, dinamik modelleri olarak görülürler.Heraklitus’un söylediği gibi, Şeylerin görünmeyen düzeni, görüneninden daha uyumludur.

Bizim deneye dayalı batılı bilimimiz tekrarlanan ve tekrarlanabilen olay örneklerini arama eğilimindedir. En azından kuantum öncesi bilimin yasaları her zaman olan ve takrarlanabilen şeylerle ilgilidir. Ancak başka tür olaylar grubu da vardır. Her zaman olmayan şeyler veya değişime maruz kalan olaylar. Olasılık hesaplarıyla Kuantum fiziğinin ve 6 köşeli yıldızları ile I Ching’in anlatmaya çalıştığı gerçekliğin bu yönüdür.

I Ching’in kehanet yöntemini anlamaya gelince; Geleneksel olarak danışan kişi zihnini susturur ve 50 adet civanperçemi sapını ayinsel bir ortamda tasnif ederken, sorusuna odaklanır. Bu durum, kişinin zihinsel durumu ile dış dünyanın eylemleri ve olayları arasında bir eş zamanlılığın sağlanmasına yardım eder. (Bilinçaltının harekete geçmesini mümkün kılar) ve sözkonusu olan şimdiyi- olası gelecekle ilişkilendirmek ve böylece şimdiye en uygun olan eylemi ya da eylemsizliği belirlemektir.

İç ve dış dünyayı eş zamanlı kılmak genelde bilinçaltında gizli olan zekayı harekete geçirir. Doğaya katılma duygumuzu yükselterek uyum deneyimini çoğaltır. Geleneksel kültürler çeşitli araçlarla bilinçli zihnin bilinçaltı zekanın dünyasına ulaşmasını sağlamaya çalışmışlardır. Geleneksel kültürlere göre bu zekâdan yararlanmadan, sıkı sıkıya mantığa dayalı kararlar vermek, karanlıkta iş görmekti.


Çeşitli kaynaklardan derlenmiş ve görseller sonradan eklenmiştir...

.

Adem'in Havva'dan Önceki İlk Eşi "Lilith" לילית


Yaradılışın iki temel prensibinden biri olan dişil enerji formunun birincil temsilcisi kadın, tarihsel süreç içinde farklı kültür ve uygarlıklarda çeşitli roller üstlendi; farklı semboller ve adlarla anıldı. Bireysel duyuş ve düşünüş farklılıkları nedeniyle de ‘anne’, ‘dişi’ ve ‘kadın’ kavramları birbirinden ayrıymış gibi algılanarak hepsine farklı gözlerle bakıldı.

Uygarlık tarihinde farklı roller ve kimliklerle anılan kadın eril bakış açısıyla yuvayı yapan dişi kuş, hanım hanımcık olan olarak kabul gördü. Bu kabulun dışında kalan kadın kimliği ise lanetlendi ve çağlar boyunca gerek atasözleriyle gerek deyişlerle çeşitli alay ve aşağılama ifadelerine maruz kaldı. “Kızını dövmeyen dizini döver”, “eksik etek” vb. dendi hakkında mesela. Ama bir de lanetlenme kısmı vardır ki kadınlar; şeytan toplantısına katılan, şeytanla işbirliği yaparak ruhunu satan, çocukları çiğ yiyen yakılması gereken bir cadı olarak görüldü farklı toplumlarda.

Çağların ataerkil kültürü içinde, ezilen, ötekileştirilen, dini ve ucuz ahlaki değerlerin kisvesi altında sömürülen ve susturulan kadın yine de mitolojinin ve edebiyatın en birincil unsurlarından biri oldu. O, bazen sonsuz sulardan çıkıp Ülgen’e yaratma emrini veren Ak Ana’dır, bazen de Adem’in kaburga kemiğinden yaratılıp yasak elmayı yemesi için Adem’i kandıran Havva, ya da tanrıça-bakire-fahişe üçlüsünü kendi içinde barındıran İnanna veya rahat ok kullanabilmek için sağ göğsünü kesen Amazon kraliçesi Penthesilea.

-Gelelim Lilith’e…

Cadı, kötü, şeytani bir varlık imgesiyle karşımıza çıkan Lilith arketipi kimi zaman Lilitu bazen de Li-lu olarak anıldı. Lillith’in ilk izlerine M.Ö. 3000’de Sümer Uygarlığı’nda rastlanır. Semitik diller olan Arapça ve İbranice’de “leyl” kelimesiyle benzer bir biçimde, Lilith Sümerce’de ‘lil’ sözcüğüyle ilgilidir. Leyla adının türetildiği geceye ait olan anlamında olan ‘ley’ sözcüğü ile ‘yel’, ‘rüzgâr’ anlamındaki ‘Lil’ sözcüğünden türemiştir. Karanlığın bu dişi tanrıçasının hem Yahudi Halk Kültürü’nde hem de Sümer/Babil mitlerinde benzer özellikler gösteren bir hikayesi vardır. Lilith’e ait özellikler, Babil’in dişi şeytanı Lamatsu’da da görülür. Lilith Sümerce’den Akadca’ya Lamatsu-Lamassu adıyla da geçer.

Yahudi Folkloru’na göre Lilith, Âdem’in ilk karısıydı. Âdem ile eşit yaratılmışlardı ve cennette mutlu bir biçimde yaşıyorlardı. Ancak Âdem bu birliktelikte her konuda söz sahibi olmak istedi. Cinsel ilişki esnasında Lilith Âdem’in altında olmak istemedi ve bunu aşağılayıcı buldu. Lilith ikisinin de topraktan yaratıldığını ve eşit olmaları gerektiğini savundu. Âdem ise kendisini gökyüzüne, Lilith’i ise ürün veren bereketli topraklara yani yeryüzüne benzeterek Lilith’in ona biat etmesini istedi. Bunun üzerine isyankâr, “karanlığın kızı” Lillith, Tanrı’nın söylenmesi yasaklanmış olan adını üç kez tekrar etti ve ortadan kayboldu. Otoriteye ve ataerkilliğe karşı çıkan bu ilahi leydi, feminist kadın arketipi olarak karşımıza çıkar. Hikâye burada bitmez elbette.


-Lilith ve Sonrası…

Eşini kaybeden Âdem cennette yapayalnız kalır. O kadar yalnızdır ki Tanrı’ya Lilith’i geri getirmesi için yakarır ve bunun üzerine Tanrı Âdem’in kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır ve Lilith’i bulması için Kızıldeniz’e ‘Senoy’, ‘Sansenoy’, ‘Semangelof’ adlarında üç melek gönderir.

Bu arada Lilith ise şeytani bir varlık olan Şamael (Lucifer) ve onun cinleriyle ilişkiye girmiş ve ondan, birçok çocuk doğurmuştur. Tanrı Lilith’in Adem’in yanına gelmemesi halinde ‘Limlim’ adı verilen çocuklarından her gün 100 tanesini öldüreceğini söyler ve çocukları öldürmeye başlar. Çocuklarının ölümünü kabullenen ancak canı çok yanan Lilith, Havva’nın yeni doğan çocuklarını öldüreceğine dair intikam yemini eder. Ancak ona gönderilen üç meleğe adanan sembolleri yanında bulunduran çocukları yemeyeceğini söyler. (Nitekim geçtiğimiz yıl bütün dünyada satış rekorları kıran ‘Asi Melekler (Angelogy-Danielle Trussardi)’ adlı romanda bahsedilen düşen melekler olarak anılan ‘Nephilim’ de Lilith’in soyundan gelir. (Nefilim-lilim))

Âdem, kaburga kemiğinden yaratılmış Havva ile mutlu mesut bir hayat sürer. Zira Havva Âdem’e biat etmeyi, onun altında kalmayı kabullenmiştir. Ancak biat eden bir varlık bilge olamaz çünkü kendini geliştiremez, başkasına bağlıdır; işte bu yüzden Lillith aslında ‘bilge kadın’ arketipinin de temsilcisidir.
Eril otoriteye boyun eğmeyen, Tanrı’yı ve Tanrı’nın adını bilen, göğe ilk yükselen dişi Lilith’tir. Havva yasak elmayı yemiş, ölümlü olmuştur ancak Lilith ölümsüzdür. Lilith ne olacağını ve ne olmayacağını bilerek Âdem’e boyun eğmemiştir.

Lillith, Sümer, Babil ve Pers mitolojilerinde de yılan, baykuş sembolleriyle anılır. Hatta Havva’yı yasak elmayı yemesi için kandıran yılanın da Lilith olduğu söylenir. Efsaneye göre ‘Şeytanın Fahişesi’ Lilith, kız çocuklarını yirmi, erkek çocuklarını sekiz gün içinde öldürür. Sümer Mitolojisi’ne göre ise Lilith, Tanrıça İnanna’nın sol elidir ve dinsel bir ritüel olan Tantra ile anılır.

-Al Karısı Efsanesi

Türk Mitolojisi’nde ‘al karısı’, ‘al anası’, ‘al kızı’, ‘al basması’, ‘alacama’, ‘albastı’ olarak adlandırılan olumsuz şeytani kadın figürü ile Lilith arasında önemli benzerlikler vardır. Al karısı ya da Albastı adı verilen bu ‘femme fatale’ dişi doğum sırasında ve sonrasında anne ve çocuklar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır efsaneye göre; tıpkı intikam yemini eden Lilith gibi. Bu şeytani figür, keçi, gelin, köpek, tilki, örümcek suretlerinde görünerek bebeği ve anneyi öldürmeye çalışır; yine tıpkı yılan ve baykuş kılığın giren Lilith gibi.

‘Al karısı’, Türk mitlerinde lohusa kadına çeşitli formlarda görünse de; genellikle çirkin, saçları dağınık, gözleri kanlı, tırnakları uzun bazen sarı, kara ve kırmızılar giyen korkunç bir varlık olarak resmedilir. Orta Asya Folkloru’nda ‘jeztırnak’ motifi ile de anılır. Jeztırnak’ın tırnaklarının uzun olmasının sebebi ise bebeklerin ve annenin ciğerini kolayca çıkarıp yiyebilmek içindir. Orta Asya Türkleri’nde lohusayı ‘Jeztırnak’ ya da ‘albastı’nın saldırısından korumak için çağırılan şaman anne bebeğin ciğeri yerine ‘albastı’ya koyun ciğeri verir. Bu yöntemle annenin ve bebeğinin ölmesini engeller.

Türk coğrafyasının farklı yerlerinde lohusa anne ve bebek tek başına bırakılmaz. Bebeğin giysileri geceleri ipe asılmaz, çünkü bebeğin giysilerini gören ‘al karısı’ o evde bebek olduğunu anlar ve Lilith gibi Havva’nın çocuklarına zarar vermeye çalışır. Bu nedenle Anadolu coğrafyasının farklı kültürlerinde bebeğin yatağına sarı ve kırmızı örtüler asılır. Yastığının altına iğne ya da makas benzeri bir metal konulur çünkü ‘al karısı’ demir ve demircilerden korkar. Bebeğe nazar boncuğu takılmasının kökeninde de ‘al karısı’ vardır; çünkü ‘al karısı’ gök boncuktan korkar. Doğum yapan annelerin de kırmızı bant ve taç takmalarının ardında yatan neden ‘al karısı’nın gelmesini engellemektir.

-Ay ve Kara Ay…

Azerbaycan’ da ve Anadolu’nun bazı yerlerinde ‘albastı’nın bulunduğu düşünülen yerin etrafına bıçakla çember çizilerek onun etkisiz hale getirileceği düşünülür. Musevi folklorunda ise yeni doğan bebeğin bulunduğu evin duvarına kömürle bir çember çizilir ve Lilith dışarı yazılır. Her iki kültürde de çember ortak motif olarak karşımıza çıkar. ‘Al karısı’ da Lilith gibi cinsel gücünün farkındadır. ‘Al karısı’nın ‘Sarı Albıs’ olarak adlandırılan versiyonu cinselliğini kullanarak erkekleri kandırır. Geceleri şehvani rüyalar gördürerek güçlerinin azalmasına neden olup erkekleri avlar.

Dikkat çeken bir başka önemli nokta ise Yahudi geleneğinde erkek çocukların yedinci günde sünnet edilmesidir. Lilith intikam yemininde erkek çocukları 8. gün öldüreceğini söyler Yedinci gün yapılan sünnet merasiminin erkek çocuğu Lilith’den koruma amaçlı olabileceği varsayılır. Anadolu’nun bazı bölgelerinde devam eden bir geleneğe göre; yeni doğan kız bebeklerin 19. günde yarı kırkı çıkarılır. Bebeğin ve annesinin yıkanacağı suya altın, madeni para, nazarlık atılır. Lilith kız çocuklarını doğduktan 20 gün sonra alacaktır. Bütün bu noktalar sentezlenince farklı kültürlerin ortak sembollerinin kolektif DNA’mızla taşınarak günümüze kadar geldiğini görüyoruz.

Şeytani bir figür olarak resmedilen Lillith’in astrolojik açıdan karşılığı ise doğum haritalarımızda ‘Kara Ay’ olarak karşımıza çıkar. Astroloji’de dişil arketipi temsil eden ‘Ay’ın karşıtı ‘Kara Ay’dır.

Horoskoplarımızda Lilith ruhumuzun gizli kalan yönlerini, bastırdığımız, bilinçaltına ittiğimiz cinselliğimizi ve gizli alışkanlıklarımızı ifade eder. Luna (Ay) ile ifade edilen sembol Havva; Kara Ay ile ifade edilen anne imgesi Lilith’tir. Nart Astrolojisi’nde ise ‘Karan’ adıyla karşımıza çıkan Lilith insanlara verdiği siyah enerji ile bilinir ve ‘doğuramayan’ ‘kör’ anlamlarına gelir. Karan insanları şanla yükseltebildiği gibi trajik deneyimlere de sokabilir.

-Sonuç

Aslında Lillith ve Havva, bir kadının farklı yüzleridir. Ataerkil gelenek, Lilith’i yeraltına iterken, biat eden Havva’yı yüceltmiştir. Oysa bir kadında hem Havva’dan, hem de Lillith’ten özellikler vardır. Her kadın kendine sormalı aslında: benim nerem Havva, nerem Lilith? Ruhumda hangisi baskın? Yoksa aslında ikisi birden mi?

Kaynak: derki.com

-Ek : Nephilimler

Genesis;

6:2 Tanrının Oğulları insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

6:4 Tanrının Oğullarının insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

-Nephilim / Nefiller :

İbranice "nun-fe-lamed" kökünden türetilmiş bir sözcüktür. bu kök "düşmek", "yukarıdan inivermek" anlamlarını haizdir. sonundaki -im eki, ibranice'nin eril-çoğul ekidir.

Kelime olarak zamansız doğan, doğumu kesilen/ara verilen, yanlışlıkla doğan anlamına gelen Nephilim kelimesinin doğru yazılışı.

Bu ırk için kullanılan diğer isimler emim (terör), repha'im (zayıflık), gibborim (dev kahramanlar), zamzummim (başaranlar), anakim (uzun-boyunlular ya da kolye takanlar), awwim (yok edenler ya da yılanlar)'dir.

İncile göre Tanrının insanlığı gözetlemesi ve onlara yol gösterip bilimleri öğretmesi için gönderdiği Grigori, bir sebeple "insanların güzel kızlarına" tutulmuş ve onlardan çocuk sahibi olmuşlardır. bu çocuklara Nephilim adı verilmiştir.

Büyük tufanında tanrı tarafından Nephilim'i dünya yüzeyinden yok etmek için yarattığı iddia edilir.

Çevirilerde Titan ve Dev olarakta çevrilmişlerdir, ayrıca Hz. Musa yahudilerle kuzeye ilerlerken önden gönderdiği kaşifler kuzey topraklarında gelişmiş şehirler, yüksek duvarların ardında kızgın insanların olduğunu söyleyince hz musa bu insanların Nephilim'in kalıntıları olduğu söylediği iddia edilir.

Sumer tabletlerine gore uçan arabalarıyla 12inci gezegen Nibiruda yaşayan ve oradan dünyaya gelen 3-4 metre boyundaki tanrilar.

Not: Lilith hakkında daha kapsamlı bir araştırma yazısı için Tıklayınız : Lilith 2 Bilgilendirme: Yazının tamamı görsel atına sığmadığından devamı yorumlar bölümünde eklidir.

.

Beynimizin elektromanyetik frekans yapısı ve gezegenimiz ile olan iletişimimiz


 Beyin bir radyo gibidir. Elektrik dalgalarını alır ve yayar. Frekanslar, elektrik faaliyetlerinin ölçüldüğü ve grafiğinin çıkarıldığı aralıklardır. Bu dalgalar beyniniz tarafından solunum ile oluşturulan biyoelektrik ile meydana gelir.

Bedeniniz hareket ettiğinde bu hareketler etrafa dalga dalga yayılır ve tüm gezegene etki eder.

 Bedeniniz 6.8 ila 9.5 Hz arasında titreşir. İskeletiniz ve iç organlarınız birbiriyle uyumlu hareketleri yaklaşık 8 ila 9 cps hızındadır. Bedeniniz iyonosver ile eşzamanlı olarak hareket eder. Gezegenle birlikte yankılanır ve enerji alışverişinde bulunursunuz. Enerjinizi yeryüzünün elektromanyetik alanına yaklaşık 40000 km ya da gezegenin yaklaşık tüm cevre uzunluğu kadar yayabilirsiniz. Başka bir deyişle, zihninizden ve bedeninizden gelen sinyaller iyonosfer kovuğu sayesinde tüm gezegene saniyenin 1/70'i kadar bir zamanda yayılır.

 EEG ile beyinde değişik frekanstaki beyin dalgalarını ölçebiliriz. Elektrotlar beyindeki elektriksel aktiviteyi ölçmek ve kaydetmek için derideki belli yerlere yerleştirilir. Amaç, bir saniye içinde beyinden yayınlanan bir dalganın kaç defa tekrar ettiğini ölçmektir. Bu olcumu radyonuzda istasyon değiştirdiğiniz andaki frekans belirleme ile kıyaslayabilirsiniz. Bu frekanslar yetersiz, fazla ya da bulunması zor olduğu zaman zihinsel performansımız sıkıntı çekebilir.

 Beynin meydana getirdiği elektriksel aktivitenin gücüne amplitud denir. Beyin dalgası aktivitesinin volümü ya da şiddeti mikrovoltla ölçülür. EEG frekans bantlarıyla tanımlanır;

-DELTA   0 - 4   Hz
-THETA   4 - 8   Hz
-ALPHA   8 - 12  Hz
-BETA    13 - 30 Hz
-GAMMA 30 - ?  Hz

 Örneğin: Beynimiz etkin zeka için 13 Hz dalga yüksekliğinde yüksek alpha ve düşük beta seviyelerini kullanır. Sıklıkla, öğrenme güçlüğü ve dikkat problemleri gösteren bireylerde beynin belli bölgelerinde, birbirini izleyen işleri ve matematik hesaplarını yapmaktaki beceriyi sağlayan 13 Hz dalga boyutundan daha düşük frekanslar gözlenir.


-Beyin frekanslarımızın etkin olduğu durumlar

-BETA (12 Hz-30 Hz)

 Beta, fazlasıyla meşgul olduğumuz hallerde devreye girer.

 Hızlı, seri ve inişli çıkışlı dalgalardır. 14 ve ustu frekanstadır. Eşzamanlı olmayan aktif beyin dokusunu yansıtır. Simetrik dağılımda genellikle her iki tarafta görülür, önde daha fazladır. (frontal) Kortikal hasarda kaybolabilir ya da azalabilir. Heyecanımız arttığında veya dış faktörlerce fazlaca uyarıldığımızda beta dalgaları yayınlamaya baslarız. Konuşan biri, ders veren bir öğretmen beta dalgaları yayar. Konuşma sırasında tartışma çıkarsa, ortalık gerginleşirse beta dalgalarının frekansı artar. Genellikle normal ritimdedir. Dışsal ve içsel uyarıcılara duyarlılık veya kaygılı olma durumunda veya gözler açıkken dominant ritimdir.

 Gözlerimiz açıkken, dinlerken, düşünürken, analitik bir problem çözerken, karar verme veya yargıya varma durumunda, etrafımızda olan biten bilgiyi isleme sırasında aktiftir. Beta araba senaryosunda, overdrive’i temsil eder. Beta bandı oldukça geniş bir ranjdadir ve düşük, orta ranj ve yüksek olmak üzere üçe ayrılır:

-Düşük beta (12-15 Hz), “SMR” Dağılım: yan tarafta ve lobta lokalizedir ( frontal, occipital vb)Sübjektif duygu durumları : odaklanmış ama rahat, entegre İlişkili iş ve davranışlar: Dikkat Eksikliği Hastalığına yol açabilir, odaklanmış dikkatte eksiklik. Fizyolojik ilişki: Hareketle ketlenir, vücudu sınırlandırmak smr’yi arttırabilir. Eğitimin EtkileriMR’yi arttırmak rahat odaklanma sağlar, dikkat gerektiren yetenekler düzeltilebilir.

-Orta beta (15-18 Hz) Dağılım: birçok alan üstünde bölgesel ayrışmıştır. Bir elektrot üstünde odaklanılabilir. Sübjektif duygu durumları : düşünme, kendinin ve etrafın farkında olma. İlişkili iş ve davranışlar: zihinsel aktivite Fizyolojik ilişki: Tetikte, aktif ama huzursuz değil. Eğitimin Etkileri: zihinsel yeteneği arttırabilir, odak, tetikte olma, zeka

-Yüksek beta (18 Hz üstünde) Dağılım: Bölgesel ve çok fazla odaklanmıştır. Sübjektif duygu durumları: tetikte olma, huzursuzluk İlişkili iş ve davranışlar: Zihinsel aktivite, örn: planlama ve program. Fizyolojik ilişki: zihin- beden fonksiyonlarının genel aktivasyonu. Eğitimin Etkileri Tetikte olmaya neden olur ve huzursuzluk yapar.

-ALPHA (8-12 Hz)

 Alpha dalgaları 7.5 ve 13 Hz arasındadır. Alpha dalgalarının can alici noktası 10 Hz civarındadır. Rahatlayınca ve heyecan yatıştığında devreye girer. Alfa dalgalarının beta dalgalarına kıyasla genliği daha yüksek, frekansı daha düşüktür. Beta dalgaları saniyede 15 ila 40 Hz yaparken, alfa dalgaları saniyede 9 ila 14 Hz arasında devir yapar. Elinizdeki is bitince, bir toplantıdan dışarıya çıkıp hava aldığınızda alfa dalgaları yine faaliyete geçer.

 Sağlıklı alpha üretimi, zihinsel beceriyi arttırır, zihinsel ahenge yardımcı olur, rahatlama duygusunu arttırır. Bu durumda elinizdeki herhangi bir isi başarmak için hızlı ve etkili hareket edebilirsiniz. Alpha hakim olduğu zaman kişiler kendilerini rahat ve sakin hissederler. Alpha bilinç ile bilinçaltı arasında köprü gibidir. Gevşemiş, rahatlamış normal insanlarda görülen baslıca ritimdir. Hayatimizin büyük bir kısmında, özellikle 13 yaştan sonra daha aktiftir.

 Alpha ritimlerinin, beynin beyaz maddesinden çıktığı söylenir. Beyaz madde, beyinde bütün parçaları birbirine bağlayan bir kısım olarak görülür. Alpha kişi uyanık olduğu zaman ortaya çıkar. Occipital bölgede (kafanın arka tarafı) ve frontal kortekste yoğunluktadır. Alpha dışadönüklük (içe dönüklerde daha az), yaratıcılık (yaratıcı kişilerde dinlerken ve yaratıcı bir problemin sonucuna ulaşırken alpha gözlemlenir) ve zihinsel aktivite sağlar.

 Eğer alpha dalganız normal limitlerinde ise iyi bir ruh halinde olursunuz, dünyaya daha doğru bakarsınız ve sakin hissedersiniz. Alpha, sınıfta veya iste öğretilen bilgiyi öğrenme ve kullanma anlamında beynin en önemli frekanslarından biridir. Gözlerinizi kapatarak veya derin nefes alarak alpha seviyesini arttırabilirsiniz; Hızlı nefesler alıp vererek düşürebilirsiniz. Araba benzetmemizdeki yeri Alpha dalga seviyesi vitesin boşta olması anlamına gelmektedir. Alpha, bir isten başka bir ise kolayca geçmemizi sağlar.

 Beyinde dağılımı genellikle bütün lobu içerir, göz kapalıyken occipital lobta bulunur. Sübjektif duygu durumları: relax (rahat), sıkıntılı değil, uykulu değil, sakin, bilinçli İlişkili is ve davranışlar: meditatif ve eylemsizdir. Fizyolojik ilişki: Dengelenmiş ve iyileşmiştir. Eğitim sonucu: Rahatlama sağlatır.

-Düşük alpha : 8-10 : iç farkındalık, zihin/beden etkileşimi, denge
-Yüksek alpha : 10-12 : merkezleme, iyileşme, zihin/beden bağlantısı

-THETA (4-8 Hz)

 Theta 3.5 – 7.5 Hz arasında faaliyet gösterir ve “yavaş” aktivite olarak sınıflanır. Teta, zihnimizin bilincin azaldığı hallerde ortaya çıkmaktadır. Frekansı çok düşüktür,

 Yaratıcılık, sezgi, hayal kurma, fantezi kurma ve hatıralar, duygular, heyecan uyandırır. Uzun bir yolda ilerlerken, yürüyüşe çıkıp bedeninizi dinlendirmek istediğinizde, gene ilginç ve yaratıcı fikirlerin dalgası theta is basına geçer.

 Theta dalgaları içe dönük odaklanma, meditasyon, dua ve ruhani farkındalık sırasında kuvvetlidir. Uyanık olma ve uyku arasındaki durumu yansıtır. Bilinçaltıyla ilgilidir. Uyanık haldeki yetişkinler için anormal ama uyku sırasında olması normaldir. Theta’nin hippocampal ve limbik sistem bölgesindeki aktiviteyi yansıttığına inanılır. Theta endişe, kuruntu, huzursuzluk ve çekingenlik sırasında gözlemlenir.

 Theta dalgası normal fonksiyon ediyor göründüğü zaman, öğrenme ve hafıza gibi kompleks davranışları ilerletir. Olağandışı duygusal durumlarda, stres veya hastalık gibi, uç büyük vericide (transmitter) dengesizlik olabilir ve bu da normal dışı davranışlara neden olur. Tekrar araba örneğimize geri dönecek olursak, thetayi 2. vites olarak düşünebiliriz. 1. vites (delta) kadar yavaş değil ama hala hızlı değil.

-Theta (4-8 Hz)Dağılım: genellikle bölgesel, birçok lobu içerebilir, yanal ya da yayılmış olabilir. Sübjektif duygu durumları: Sezgileri güçlü, yaratıcı, anımsamak, hayal, düş, rüya gibi, değişken düşünceler, uykulu, “birlik, bir olma”, “açıkgöz” İlişkili is ve davranışlar : Yaratıcı, sezgisel; ayni zamanda dalgınlık ve odaklanamama olabilir. Fizyolojik ilişki : Zihin/beden entegrasyonu, iyileşme. Eğitimin etkileri : Arttırılırsa bası bos gezme, trans durumu. Düşürülürse, konsantrasyon artar, dikkat yoğunlaşabilir.

-DELTA (0.1 –3 Hz)

 Araştırmalar teta ve delta dalgalarının özellikle yaratıcılıkla ilgili olduğunu, bu dalgaların beynimizin içine doğru odaklanmamıza yardim ettiğini ve yaratıcı düşünceyi ortaya çıkardığını ileri sürüyorlar.

 Bu dalgaların en aktif olduğu donem uykudan uyanma donemidir. Bu nedenle uykudan uyanma sureci yaratıcılık acısından en yararlı donemdir. Buna örnek olarak Descartes, yeni fikirlere en çok uyandıktan sonra, yatakta uykulu, yari uykulu halde geçebilirmiş.

 Yaratıcılık ile beynin dalgaları arasında ilintili olduğu belirginleştikçe, beynin elektriksel çalışmasını düzenleme faaliyetleri de daha popülerleşiyor. Birçok uzak doğu geleneği, aslında beynin kendisini dingin bir hale getirmeye yarıyor. Beynin dalgalarına egemen olduğunuzda, sinirlenmeyen, aşırı heyecana kapılmayan, zihni yaratıcılık surecini uzatabilen biri haline geliyorsunuz. Kas gücünü çalıştırır gibi beynin dalgalarını çalıştırabiliyor, istediğiniz yönde harekete geçirebiliyorsunuz.

 En düşük frekanslar deltadır. 4 Hz’den düşüktür ve derin uyku durumudur ve bazı anormal süreçlerde ayni zamanda “sempati hali” hissedildiğinde delta dalgaları bilinçaltı düşünceyi yansıtır. 1 yasa kadar olan bebeklerde dominant ritimdir ve uykunun 3. ve 4. evresinde bulunur.

 Yatakta kitap okurken de yayılan dalgalar gene betaya donuverir. Uykumuz gelince önce düşük frekanslı beta, kitabi okumayı bırakıp yani basınıza koyunca alfa, uykuya geçmeye başlayınca teta, uyku derinleşince de deta devreye girer. Fiziksel dünyadaki farkındalığımızı azaltmak için delta dalgalarını arttırırız. Ayni zamanda bilinçaltı düşüncelerimize delta dalgaları vasıtasıyla ulaşırız.

 Performans arttırmak isteyenler delta dalgalarını azaltır ve yüksek odaklanma ve yüksek performans elde edilir. Dikkat eksikliği teşhisi konmuş bireyler odaklanmaya çalıştıklarında delta dalgalarını düşüreceklerine arttırırlar. Uygun olmayan delta dalgaları odaklanmayı ve dikkati ciddi bir şekilde kısıtlıyor. Sanki beyin sürekli uykulu bir devreye kilitlenmiş gibidir. Başka bir acıdan delta dalgasını tanımlarsak; araba kullanıyorsunuz ve araba 1. viteste. Bu vitesle çok hızlı gidemezsiniz. Yani delta 1.vitesi temsil eder.

 -Delta (0.1-3 Hz): Dağılım: Genellikle geniş yayılmış olabilir, yaygın. Sübjektif duygu durumları: derin, rüyasız uyku, non-rem uyku, trans hali, bilinçsiz. İlişkili his ve davranışlar: uyuşukluk, hareketsizlik, dikkatsiz Fizyolojik ilişki: hareketsiz, hemen harekete geçememe. Eğitimin etkileri: Arttırılırsa uykuya, trans haline, derin gevşeme durumuna neden olur.

-Beyin dalgalarının'nın beden ve duygu durumumuz üzerindeki etkileri:

 Huzurlu yaşadığınız ve kendinizi "tam" hissettiğiniz anlarınız olmuştur. Bu anları sözcüklerle anlatmaya çalışayım.

 Huzur içindeyim. Hem buradayım hem de değilim, farklı bir boyuttayım. Endişeli, stresli günlük düşünceler uçuşmuyor, hafifim. Aşık gibiyim ama sadece bir insana değil. Öyle yakın ki bana, sanki yanıma uzanmış beni tamamlıyor. Herşeyi olduğu gibi algılıyorum ve mutluyum.

 İçinizden, "Eveett, ben de yasadım bu tür anları! Ne kadar huzur vericiydi, kendimi tam hissetmiştim." dediğinizi duyar gibi oluyorum. Şimdi burada duralım; çünkü, bilim bizi yakaladi! Nasıl mı? Beyin frekanslarımızı ölçmeyi başararak! Ögrendik ki, o anlar da hep birlikte alfa frekanslarında seyrediyorduk. Adını koymamıştık, frekansları bilmiyorduk ama yaşadığımız güzeldi.

 Beynimizin ritminin frekansları var. İngiliz fizikçi Richard Caton, 1875 yılında beyinde ki ritmin çıkardığı elektrik akımının varlığını keşfetti. Alman bilim adamı Hans Berger (1873-1941), 1924 yılında kendi yaptığı sıradan bir radyo cihazıyla, -EEG(1) (electroencephalographic)- beynin elektriksel aktivasyonunu kağıda kayıt etmeyi başardı. Berger' in araştırmalarına göre, beyin dalgaları, kişinin bulunduğu bilinç durumuna göre degişiyordu. EEG tarafından keşfedilen beynin bu farklı dalgaları, 4 ana gruba ayrıldı; Beta, Alpha, Theta, Delta (daha sonra bu guruba Gamma dalgası da eklendi)

 BETA: 13 ve 30 Hz arasında değişen frekansları var. Beta, beynin uyanış ritmidir. Yani yaşadığımız dünyaya ilişkin aktif düşünme, ilgilenme, konsantre olabilme, günlük problemleri çözebilme ile ilgili bilinç durumudur. Beta dalgaları anlayacağınız gibi biz yetişkinlerde daha çok oluşuyor. Çünkü yetişkinler yaşamı daha bir ayık, dikkatli, konsantre olarak yaşarlar. Ayrıca REM uykuda bu frekansların ortaya çıktığı da tespit edilmiş.

 ALPHA: 7.5/8-12 Hz arasında değişen frekanslardır. Alpha dalgaları rahatlık, farkındalık, çabuk kavrayan bir akıldır. Yani çok kafa yormadan bazen "Evet, biliyorum." deriz, işte öyle bir anlayış halidir. Albert Einstein, komplex matematik problemleri çözerken alpha frekanslarında gezinirmiş. Apha, daha çok boş bir aklı gösteriyor -"mindless state"- ama kesinlikle pasif değil. Alpha dalgaları, normal seyrettiğinde, elimize aldığımız her işi kolaylıkla bitirir, sakinlik ve huzur hissini yaşarız. Dünyayı olduğu gibi görür ve anlarız. Yapılan deneylerde, gözlerini kapayan deneklerin bu beyin dalgalarını yaydıkları bulunmuş. Aniden gözler açıldığında ya da bir ses duyulduğunda ise (yani mental bir dikkat gerektiğinde) frekanslar yükselmiş.Alpha dalgaları, gözümüzü kapatıp, derin derin nefes alarak ve meditasyon yaparak yükseltilebilinir. Azaltmak için ise tam tersi, günlük düsüncelere endişelere dalmamız yeter. Alpha bandında bulunan 7.8 Hz frekansi shumann resonans frekansı olarak da bilinir. Bu frekans, dünyanın manyetik alanının, resonans frekansıdır (gerçi şimdiler de bunun yükseldiğinden endişe ediliyor). Belki iyi hissetmemizin nedeni dünyanın kalp atışı ile aynı frekansta olmamızdan gelebilir, kimbilir!

 THETA: Theta frekanslari 4 ile 8 Hz arasında değişiyor. Theta; yaratıcılık, derin meditasyon, bilinç dışı materyal ile ilgilidir. Dış dünyadan uzak, içimizde oluşan sinyallere doğru gittiğimiz bir ritim. Theta öğrenme ve yaratıcılığa bir geçiş, stresin hiç olmadığı, sezgisel olduğumuz bir dalga boyudur. Theta bandına, alacakaranlık hali de (twilight state) deniliyor. Ne derin uyku da ne de uyanık olduğumuz bir boyut. Çok derinden uyanırken hissettiğimiz o "bilinmezlik arası" gibi... Araştırmacılara göre bu boyut öğrenmeye çok açık bir boyut. Ünlu yazar ve araştırmacı Arthur Koestler' a göre ise derin düşünüş durumu. Theta bandı doğal olarak çoğunlukla 2 ile 5 yaşındaki çocuklarda görülüyor.

 Bazı araştırmacılara göre; Sifacılar ve deneyimli meditasyoncular uzun bir dönemden sonra alpha frekanslarını gittikçe düşürüp -yaklaşık 7Hz'e kadar- theta bandına yaklaşırlar.Yine araştırmalara göre; Sanatçılar -özellikle fotoğrafçılar- düşük alpha-yüksek theta frekanslarını daha çok üretiyorlar. Sanatçıların içe dönüşleri, uzayın derinliklerinde yolculuktur. Oradan bir parça alıp bize sunarlar...

 DELTA: 0 - 4 Hz frekanslarında yer alıyor. Genellikle uyku da ve nadir olarak görülen derin meditasyon da oluşuyor. Dış dünyadan tamamıyle çıkmış bir huzurdan/bilinmezlikden sözediyoruz. Delta bandında bulunan bazı frekansların büyüme hormonu yaydığı ve bu yüzden derin uykunun dinlenmek için ve kendimizi yeniden canlandırmak icin çok önemli bir dalga boyu olduğu da söyleniliyor. Güzellik uykusu diye bir tanım boşuna denmemiş. Delta bandı, genellikle bebeklerde, uykunun 3. ve 4. aşamalarında meydana çıkıyor. Beyin aktivitesinin en yavaş olduğu dalga boyudur.

Denekler üzerinde yapılan çeşitli araştırmalardan sonra beyin frekanslarımızın bilinç durumlarına göre dağılımı, şimdilik böyle.

 Yaşadığımız dünyada ritim gerçekten çok değişti. Beynimiz durmuyor, sürekli kafamızı meşgul edecek ayrıntılar ve endişelerle doluyuz. Yaşamın hızı öyle artırıldı ki, insanoğlu yetişemiyor ve mental olarak çöküntü içinde. Her şeyde olduğu gibi sağlıklı yaşam için, beyin frekanslarımızın da denge içinde olması gerekiyor. Eğer uyku problemleri, yorgun kalkmak, stres, depresyon, yolunu şaşırmış düşünceler, karında sinirsel ağrılar, baş ağrıları vs. gibi rahatsızlıklar oluyorsa bunun nedeni, beyinde ki bazı frekansların sağlıklı bir şekil de yapılandırılamamasından olabilir.

 Bir araştırma merkezinde yapılan deneylere göre, bazı frekanslar sağlığımız için gerçekten çok önemli. Önemli 7 frekanstan söz ediyorlar.

 Bunlardan bir kaçı:

Kronik yorğunluğu azaltmak icin: 4 Hz frekansı verilen hastalar iyileşme göstermişler. (delta)

Problemlere çözüm bulma, şaşırmış düşünceleri toparlama açık temiz düşünme icin: 7.5 Hz frekansıyla yapılan tedavi, raporlara göre iyileşme göstermiş. (alpha)

-Yine bu merkezde yapılan Alpha -Theta beyin dalgaları eğitimi;

 Bu terapi çesidi kimyasal bağımlılık (drugs), post travmatik stres bozukluğu, depresyon, endişe, kişilik bölünmesi, panik ve yeme bozukluğu için uygulanıyor. Dr. Eugene Peniston ve Paul Kulkosky’ nin yaptığı eğitim sonuçlarında alkol bağımlılarına alpha ve theta beyin dalgalarının düşük frekansları verilirken, yüksek delta frekansları kontrol altında tutulmuş. Arastırmacılar denekler üzerinde 6 ve 8 hafta süren bir eğitim yaptıklarını ve bu terapinin % 80 başarılı olduğunu ve uzun vadede ki sonuçlarını gözlemlediklerini söylüyorlar.

 Bilim dunyasında olan bu gelişmeler, ilgiyi alternatif terapilere yöneltti. Çünkü eski çağlardan beri yapılan şifacılığin ve meditasyon ve yoga gibi eğitimlerin, insanların vücut ve akıl sağlığını dengelediği ve iyileştirdiği o çevrelerce biliniyordu.

 Dr. Robert Becker ve Dr. John Zimmerman 1980' lerde, Bioenerji eğitiminde ve diğer terapilerde neler olduğunu araştırdılar. Meditasyon ve şifacılığı uzun yıllar yapan deneklerin üzerinde yaptıkları deneyler de; Dr. Zimmerman, SQUID cihazını kullanarak uygulayıcının ellerinde oluşan biyomanyetik alanın nabzını) ölçtü. Ölçümlerinde, 0.3 - 30 Hz arasında gidip gelen frekanslarını buldu. En çok aktivitenin ise 7 - 8 Hz' de (alfa) seyrettiğini kaydetti. Örneğin bioenerji’ yi yapan eğitimcilerin beyin dalgaları, alfa bandında seyrediyor ve alıcı ise bu dalgaya ayarını yaparak alfa frekanslarını artırıyordu. Böylelikle bu deneklerin, uzun yıllar inisinasyon ve eğitimlerden sonra, alfa ve teta beyin dalgaları ürettiği tezini dünyaya sundular. Bir başka araştırma ise Japonya' da yapıldı. Dr. Seto ve arkadaşları, 1991 yılında çeşitli enerji terapisi ve dövüş (martial) sanatlarında master olan kişiler üzerinde yaptıkları deneylerde, aynı frekansları bulup, Dr. Zimmerman' ın buluşunu teyit ettiler.

 Bilim adamları bu sonuçları, insanın enerji alanından aldıkları verilerle ortaya çıkardı. Vücudumuzda ki her hücrenin ve dokuların "elektriksel alan" yarattıkları epeydir biliniyor. Bir fizik kanununa göre, her elektrik akımı manyetik bir alan olusturur. Bu konuda en önemli buluşlardan biri, 1963 yılında elektrik mühendisleri Gerhard Baule ve Richard Mc Fee nin, insan kalbinin biyomanyetik alanını keşfetmesiydi.

 Kısaca vücudumuzun her organı ve hücresi elektrik akımı üreterek bir enerji alanı oluşturuyor ve bütün bu toplama ise vücudun biyomanyetik alanı deniliyor. Öte yandan Dr. Robert O Becker' a göre ise; beyin algılıyor, bir ritm yaratıyor ve bu ritmin frekans değeri var. Dr. Becker, bu frekansların beyinde durmadığını, sinir sistemi aracılığıyla vücuda iletildiğini ve ellere doğru gittikçe nabiz sesinde yükselme olduğunu savunuyor. Bu konu çok geniş ve içinde kaybolmak istemem. Ama şu çok kesin ki, beynin çalışması hala bir bilinmez, bildiklerimiz ise gerçekten olağanüstü.

 Son dönemler de ortodoks (tutucu) tıbbın, bu araştırmaları dikkate aldığı ve eski öğreti ve gelenekleri kabul ettiği görülüyor. Öyle ki hastanelerde bioenerji eğitimcilerine yer verdiklerini biliyoruz. Bu terapinin hastaların iyileşmesine yardımcı olduğunu ve "başlangıçta sıçrama" yaptığını söylüyorlar. Amerika' da bazı hastanelerde doktor ve hemşireler Bioenerji eğitimi almaya başlamışlar bile.

 Peki herkes bu teknikleri öğretmeye, uygulamaya kalkarsa gerçek masterları nasıl anlayacağız? Yani herkesin ellerinden alfa frekansları mı akıyor diye endişelenenlere, basit bir yanıtım var. Eğer eğitimcinin varlığı size huzur veriyorsa, işte O' nu buldunuz demektir. Bu konuya uzun yıllarını vermiş eğitimcilere ve masterlara bakarsanız, içsel bir yolculuk görürsünüz. En başta kendilerini iyileştirirler, çünkü ruhun tekamül etmesi ve öğrenmesi gerekiyor. Bu herkes için geçerli. Başka yaşamlar var mıdır bilmem ama bu yaşamımız da, hem insanlarla olan ilişkilerimiz de hemde kendi içsel yolculuğumuz da tekamül etmek, önemli bir anahtar. Her şeyin bir frekans değeri var. Ama bu her şeye bir yanıt değil tabii ki. Bundan çıkaracağımız tek sonuç, capcanlı, ritmi olan bir evrende yaşadığımızdır. Bu anlam da bu terapiler de bir yanıt değil ama etkili olduğu kesin. Şu gerçek ki bu terapi ve öğretilerin hiç bir yan etkisi yok. Aldığımız ilaçların yan etkilerini ise herkes biliyor.

 Sonuçta ise bu kadim bilgiler bize, dünyanın ve evrenin ritmiyle bir gitmemizi söylüyor. Çünkü ritim evrenin doğasında var ve her şey kendi kalp atışında hareket ediyor. Elektronların mikro yörüngelerinden, gezegenlerin, yıldızların ve galaksilerin makro yörüngelerine kadar. Bütün bunları birbirine bağlayan ise başka bir kalbin atışı var. Eski çağlardan beri gerçeğe giden anahtarların arayışındayız. Yüzünü gözünü boyamış bir şamanın çaldığı davulla kendinden geçişini düşünün; anahtarı davuldur ve bize göre bilinmeyeni yaşar. Araştırmacı Dr. Melinda Maxfield, şamanın çaldığı vuruşların -ki bir devirde 4.5 vuruştur- beynin, teta ritmi ile aynı olmasına hiç şaşmadığını söylüyor. Bildiğiniz gibi saman, davulla tuttuğu ritimle, kendi bedeninden çıkıp başka boyutlara geçer. İşte davulun ritmi ile beynin teta ritmi aynıdır. Tibetli rahiplerin dini şarkılarında benzer ritimler var. O vuruşlar, monk rahiplerini meditasyon seviyesine getiriyor. Aynı şekilde mevlevilikteki sema ve dualar ayrıca budizmde ki mantraların titreşimleri vs. bizi aynı boyuta çıkarabiliyor.

 Dini rituellerin ritminden ve titreşimlerinden, günlük yaşantımıza gelirsem, bazı şeyleri anlamak için hemen budist rahip veya bir şeyin masteri olmamız gerekmiyor. Yine bazı şeyleri anlamak için piyasaya sürülmüş, alfa ve teta frekansları üreten cihazları almamız da gerekmiyor. Ben bu tip cihazların "hastalar üzerinde" uzmanlarca kullanılmasını onaylıyorum. Ama herkesin kendini makineye bağlamasına ya da bilmeden kulaklıkları takıp alfa frekansları dinlemesine ise şüpheyle bakıyorum. Çünkü, dengelerin ne olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler ise çok basit, şöyle ki; derin bir uyku bizi dinlendiriyor, tazeleştiriyor. Günlük kaygılardan uzaklaşmak, doğayla iç içe olmak, kuşun cıvıldamasını, kelebeğin uçmasını seyretmek -gerisini siz hayal edin- dengemizi sağlıyor. Peki ya derinden atılan kahkaya ne demeli! İşte yaşamın gerçek ritmi; gülmek ne güzel bir anahtar.

 Teknoloji,modernizm ve bireycilik bize pek iyi gelmedi. Teknolojinin çok güzel buluşları var, olmazsa olmaz cihazlar var ama beynimizi çok fazla ve gereksiz yere uyardığı ve çevremizi kirlettiği kesin.

Alıntıdır...

.

Ruh ve Beden Arasında Bir Köprü Epifiz


İnsanın maddî ile mânevî varlığı arasındaki bütünlüğün, tevhid hakikatine uygun bir çerçevede yorumlanması, zaman zaman ilmî ve felsefî yaklaşımlarca problemli bulunmuştur. Bazı bilim adamları, insanın materyalist ve pozitivist zeminde, biyolojik boyutuyla ele alınıp, ruhuna ait bütün görüntülerinin inkâr edilebileceği veya sadece madde ile açıklanabileceği düşüncesindedir. Bunların tam zıt ucunda yer alanlar ise; dini ve mânevîyatı koruma adına her şeyi mânâya ve ruha bağlarken, Allah’ın icraatına birer perde olarak yaratılmış maddeyi, sebepleri, eşyanın hakikatini ve mekanizmaları bütünüyle reddetme gibi bir duruma düşme tehlikesindedirler.

Bu durumda birinci husus; ifrat ve tefrite düşmeden, insan bedeni ile ruhunun birbirine temas ve tesir noktalarının iyi tespit edilmesi, fizyolojik ve biyo-kimyevî mekanizmaların -sebep olsalar bile- birer hakikatlerinin olduğunun bilinmesidir. İkinci önemli husus ise; fizyolojik ve biyo-kimyevî süreçlerin, imtihan sırrı gereği Allah’ın ilim ve kudretine birer perde olduğunun aslâ unutulmamasıdır. “İnsan denen meçhul”ün; ruh, nefis ve beden üçlüsünün, karşılıklı münasebet içinde gerçekleşen bir sistem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Ayrıca bilimlerdeki parçalanmışlık ve uzmanlığın parçacı bakışı sebebiyle, insanın ilâhî tecellilere mazhar aşkın boyutunun göz ardı edildiği bilinmelidir.

Ruhun biyolojik mekanizmaları kullanmasında irtibat noktası olarak iş gören organların başında, beynimize yerleştirilmiş olan epifiz bezi gelir. Evrimciler tarafından “sürüngen atalarımızdan kalan körelmiş bir organ” olarak tarif edilen bu küçük organcığın ne kadar mükemmel vazifeler gördüğü son 30 yıl içinde anlaşılabilmiştir. Sürüngenlerde ve kuşlarda epifiz bezi, başın tam ortasında, derinin hemen altında bulunduğundan, güneş ışınlarının tesirine çok daha açıktır. Bu konumu araştırıldığında; epifiz bezinin güneş ışığının yoğunluğuna bağlı olarak sürüngenlerde gündüz ve gece biyo-ritimlerinin düzenlenmesinde rol oynadığı görülecektir. İki gözün arasında bulunduğu için epifize üçüncü göz de denmektedir. İnsan dışındaki memeli ve omurgalılarda ışık alıcısı olarak iş gören bu yapı, biyolojik saatin ana merkezi olarak hazırlanmıştır.

İlk defa Descartes tarafından ruh ile bedenin irtibat noktası olarak tarif edilen epifizin, ruh-zihin-beden üçlüsünden oluşan insan alt sistemlerinin kavşak noktasını oluşturduğu, hormonların kontrol edilmesinde vazifelendirilmiş komutan mesabesinde bir salgı bezi olduğu hususundaki deliller giderek artmaktadır. Günümüzde kritik bir içsalgı bezi olarak kabul edilen epifizden salınan melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT) gibi nöro-hormonlar üzerinde yoğun araştırmalar yapılmaktadır. DMT; insanda mistik zevk ve halleri, metafizikî âleme geçişi tetikler. Meselâ, çeşitli bitkilerin tohum ve meyvelerindeki DMT molekülü, yiyecek veya içecek olarak vücuda alındığında, epifizden salgılanan fıtrî DMT molekülüne benzer tesirlere yol açar. Pinolinin yapı bakımından benzeri, üzerlik bitkisinin (Peganum harmala) tohumlarında bulunan harmin ve harmalindir. Epifiz bezinden salgılanan DMT ve 5-MeO-DMT isimli moleküllerin aynısı başka bitkilerde de bulunur. Nispeten fazla DMT ihtiva eden bitkilere, Phalaris aruninacea, Psychotria spp., Phalaris spp., Acacia spp., Arundo donax, Desmanthus illinoiensis, örnek verilebilir. Bilhassa Phalaris aruninacea isimli otsu bitki, DMT ve türevleri bakımından çok zengindir.

Memelilerde ve insanda, epifizden salgılatılan melatonin, uyku için gözlerin kapanmasını tetikleyen hâdiselerin düzenlenmesinde rol alır. Epifiz, geceleyin veya karanlıkta aktif hale geçer. Epifiz bezinin aktivasyonu, ışık vasıtasıyla düzenlenir. Gözün ışığa hassas olan retina tabakası ile hipotalamus arasında bir sinir bağlantısı vardır. Gözden giren ışık ve karanlık hakkındaki bilgiler, hipotalamusun suprakiazmatik çekirdek denen bölgesine taşınır. Buradan da, hususî bir sinir bağlantısıyla ışık ve karanlık seviyeleri hakkındaki elektrikî mesajlar epifize ulaşır. Bu mesajların değerlendirilmesinden sonra melatonin sentezi düzenlenir. Ayrıca retinada da melatonin ve pinolin üreten hücrelerin varlığına dair tespitler vardır.


Epifiz ve hipofiz bezi, böbreklerden sonra kan dolaşımının ve damarlaşmanın en yoğun olduğu organlardır. Böbrek üstü, hipofiz, tiroid ve paratiroid bezleri, aktif veya stres altında ise, epifizden melatonin salınarak, vücudu uykuya sevk eder. Sonuçta bu organların sakinleşmesi sağlanır. Araştırmalar göstermiştir ki, epifiz bezinin aktivasyonunu sağlayan faaliyetlere önem verilirse, yaşlanma, kanser, bunama, stres ve hipertansiyona karşı fıtrî bir korunma sağlanmaktadır. Melatonin ve pinolin, şuursuz birer molekül olmalarına rağmen, emr-i ilâhî ile immün ve sinir sisteminin düzenlenmesinde rol almaktadır. Antioksidan, antistres ve antikanser hususiyetlerle donatılan bu moleküller, kişinin kuvvet ve enerjisini yeniden toplamasına, tiroid hormonlarının salınması için uyarılmasına, yaşlanmanın geciktirilmesine, parkinson ve alzheimer hastalıklarından korunmaya vesile nörohormonlardır.

Epifiz bezine, uyku düzenlenmesi ile ilgili mekanizmalarda rol verilmesinin yanında, insanın geceleyin metafizik dünyaya daha açık hâle gelmesinde de vazife verildiği gösterilmiştir. Gündüz veya ışıkta, epifiz bezi aktivitesi oldukça düşüktür. Dolayısıyla insan bedeni, mânevî âlemlere açıklık noktasından tam olması gereken seviyede değildir. İnsanın ışığa ve gün uzunluğuna bağlı biyolojik ritimlerini düzenlemede iş gören epifizden salınan nörohormonlar, insanın biyolojik sistemini ışık yokluğunda (geceleyin), mânevî âlemlerle irtibata açık hâle dönüştürür. Işıkta (gündüz) ise, maddî dünyaya daha çok açık hale getirir. Bu çerçevede “gündüzün çalışma, gecenin de istirahat için hazırlandığını” belirten âyet çok mânâlıdır.

Epifizin, gece saat üç civarında maksimum aktiviteye ulaşmasıyla insanın mânâ âlemlerine açıklık ve yatkınlık kazanması arasında enteresan bir paralellik bulunmuştur. Bu açıdan geceler ve seher vakitleri, ruh-zihin-beden sisteminde, ruhun bedenin tesirinde daha az kaldığı ve seyahatinin daha kolay olduğu zaman dilimleridir. Bediüzzaman’ın: “Âlem-i şehâdet (görünen, maddî âlem), âlem-i gayb (görünmeyen, mânevî âlemler) üstünde tenteneli bir perdedir.” ifadesi de, bu noktada oldukça mânâlıdır.

Gecenin sonuna doğru kişi uyandığında, epifiz, maksimum seviyede aktiftir. Burada enterasan olan husus, insanın mistik ve ruhanî tecrübelere hazırlanmasında sebep olarak epifizden salgılanan pinolin, DMT, 5-MeO-DMT gibi moleküllerin, imtihan sırrından dolayı insanın uykusunu getiren melatonin ile eş zamanlı salgılanmalarıdır. Bu yüzden bedenin ruhanî âlemlere açık hâle gelmesinde iş gören bu moleküller vasıtasıyla hazırlanan alt yapıyı kullanabilmek için kişinin uykusunu yenebilmesi gerekmektedir. İnsan erken yatarsa gecenin üçte birlik diliminden sonra kolayca kalkabilir ve bedeninin mânevîyâta açık olduğu bir saatte ibadet yapma şansı elde edebilir. Böylece maddî hayatın dar kalıplarından çıkıp, kalb ve ruhun hayat derecelerinde yaşaması da kolaylaşır. Peygamberimiz’in (sas), yatsı namazını vaktinde kılıp uykuya çekilmesi, gecenin ilerleyen vakitlerinde kalkıp ibadet etmesi ve ümmetine de bunu tavsiye etmesi durumu, bedende epifize gördürülen roller açısından incelendiğinde, O’nun (sas), emir ve tavsiyelerinin insan tabiatıyla tam bir âhenk içinde olduğu görülecektir.

Madde ile mânâ arasında köprü görevi gören bu moleküller ve tesirleri arasında, sebep-netice münasebetinden ziyade, iktiran diyebileceğimiz iki şeyin bir arada gerçekleşmesi (eşzamanlılığı) söz konusudur. Açarsak, epifiz hormonları kişinin biyolojik sisteminin mânâ âlemlerinde seyahate veya oradan gelecek esintileri almaya hazır hâle gelmesinde, imtihan sırrı gereği, bir sebep olarak kullanılmaktadır. Diğer yandan kişinin metafizik âlemlerle münasebete hazır hâle gelmesi, iki yanı keskin bir kılıç gibidir. Kişi bu durumda tevbe, istiğfar, dua ve ibadetlerle, kendini meşgul etmezse, habis ruhların, şeytanların ve cinlerin müdahalesine açık hâle de gelebilir.

DMT molekülünün, ruhanî âlemlerle irtibata ve metafizikî hâlleri bedende hissetmeye vesile olduğu dikkate alınırsa, cinlerin ve ruhanîlerin de insan bedeni üzerindeki tesirlerini ortaya koymada, Allah’ın icraatına bir perde olarak benzer nörohormonların sentezini veya salgılanmasını kullandıkları söylenebilir. Nitekim, Amazon yerlilerinin dinî âyinlerinde kullandıkları “Ayahuasca” isimli içecekte, üzerlik bitkisinin tohumlarındaki harmin ve harmalin ile insanda mistik zevkler ve halleri tetikleyen DMT molekülü bulunur. DMT, hem epifizden salgılanır, hem de çeşitli bitkilerin tohum ve meyveleri alındığında vücutta tesirlerini gösterir. Bunları içen kişiler, ruhanî âlemlerle iletişime geçmektedir. Başka birileri, insanın bu biyolojik yatkınlığını kullanarak, zihinleri kontrol edebilir, idrâk ve şuur seviyelerini değiştirebilir. Meselâ kişiye, 1 gram üzerlik (Peganum harmala) tohumu çiğnetilirse veya bunun tütsüsü o kişiye yapılırsa, serotonini parçalayan monoamin oksidaz enzimi engellenir. Böylelikle serotoninin parçalanması durdurulurken, DMT sentezi uyarılır. Kişi trans haline geçer.

Epifizin işleyişine tesir eden faktörler, anormal gündüz-gece ritimleri (uçakla kıtalararası seyahatte olduğu gibi), ışık şiddeti ve süresi, radyasyon, manyetik alanlar, beslenme bozuklukları, günlük stres seviyeleri ve sıcaklıktır. Ayrıca deniz seviyesinden yüksekliğe bağlı olarak epifiz aktivite seviyesinde de dikkate değer farklılıklar tespit edilmiştir. Deniz seviyesinde en düşük, dağların zirvesinde en yüksek seviyeye çıkan epifizin bu özelliğini en çok bazı ibadethanelerin ve inziva yerlerinin seçilişinde görmekteyiz. Peygamber Efendimiz’in (sas) dağda bulunan Hira Mağarası’nda, Bediüzzaman Hazretleri’nin yüksek dağlarda inzivaya çekilmesi, eski Hristiyan manastırlarının yüksek dağlarda yapılması ve birçok evliyanın dağlık bölgelerde yetişmesinin hikmetlerinden birisi epifizin bu durumu ile alâkalı gibi görünmektedir. Nitekim “ışık terörü” olarak isimlendirilen vakada, aşırı parlak ve bol ışıkla aydınlatmanın yapıldığı yerlerde epifizin sağlıklı işleyişi bozulmaktadır. Bu da başta uykusuzluğa ve bunun neticesinde kronik stres ve bağışıklık sistemi zâfiyetlerine sebep olmaktadır.

Diğer beyin yapılarına benzer şekilde epifiz, ilâçlı veya ilâçsız uyarılabilmektedir. Son yıllarda kullanılmakta olan fiziko-kimyevî yapıdaki ilâçların tesirlerinin üçte birinin tamamen kişinin o ilâç vesilesiyle şifa bulacağına inanmasına, Allah’ın Şâfî ismine inanıp güvenmesine, ümit ve moralini yüksek tutmasına bağlı olduğu gösterilmiştir. Bu yüzden kişi, yaptığı dualar, ibadetler, yakarışlar, inzivaya çekilmeler, telkinler yoluyla da epifizdeki nörohormonların sentezinin artmasına yol açabilmektedir. Epifiz bezinden üretilen moleküller, uygun enzimlerin varlığında serotonine de dönüşebilmektedir. Nitekim, kişi zikir ve ibadetlerini düzenli olarak yaptığında, epifiz bezini daha çok serotonin üretecek şekilde de uyarabileceği belirtilmektedir. Günümüzde problemlerin yaklaşık % 75’lik kısmı, mânevî tatmin eksikliğine dayanan stres ve depresyonla alâkalıdır. Melatonin seviyelerinde ve sentezinde azalma olmadığı sürece, stresle ilgili problemler de çok az ortaya çıkmaktadır. İnanan ve ibadet eden kişilerde bunamaya pek rastlanmamaktadır. Kişinin sevgi üzerinde olması; ümit, aşk, şevk, inanma kuşağında yaşaması, epifiz faaliyetinde azalmayı önleyici bir sosyal hayat tarzıdır. Yapılan araştırmalar, mistik tecrübelerin ve zikirlerin, bir arada yapılan dinî sohbetlerin, bağışıklık sistemine olumlu tesir ettiğini göstermektedir.1

Çocuklarda epifizin rolü

Doğumda, annede ve bebekte DMT sentezinin yüksek seviyede sentezi ile gerçekleştirilen bir trans ve mutluluk hâli söz konusudur. Bu molekül seviyesine bağlı olarak anne hem doğum sancısına daha rahat katlanır, hem de bebek çok fazla uyur. Araştırmalar bebeğin dünyaya geldiğinde, beyin omurilik sıvısında çok fazla miktarda 5-MeO-DMT bulunduğunu göstermektedir. Bebeklik ve çocukluk döneminde beyin % 40 daha aktiftir. Buna bağlı olarak öğrenmeye ve diğer âlemlerle iletişime de daha açıktır. Epifiz bezi, başlangıçta çocuklarda büyük iken, büluğ çağına girildiğinde oldukça küçülür. Dolayısıyla melatonin hormonu, çocuklarda oldukça yüksektir ve onların büluğ çağına girmelerini baskılar. Büyük ölçüde onların masumiyetine katkıda bulunur. Epifiz bezinin çocuklarda büyük ve aktif olması, bu bezden salgılanan melatonin, pinolin, DMT ve 5-MeO-DMT gibi insan zihnini mânevî ve ruhanî âlemlere açık hale getiren moleküllerin de, erginlere nazaran onlarda daha fazla olduğunu gösterir. Belki de bu yüzden çocukların beyin-zihin sistemlerinin ruhanî ve metafizikî âlemlere açıklık oranı, bu moleküllerin sentez miktarına bağlı olarak yüksek olmaktadır. Eğer bu gerçekten böyle ise, o zaman çocukların, bazı mânevî varlıkları niçin kolayca görebilirken, erişkinlerin cinleri ve ruhanileri her zaman görememelerinin ilmi hikmeti de anlaşılabilir. Çünkü zihin-beyin sistemini ruhanî ve mânevî âlemlere açık hale getiren moleküllerin sentezi, çocuklarda oldukça yüksek iken, bu normal şartlarda erişkinlerde oldukça düşüktür. İnsanlar buluğ çağına girdiklerinde ve damarlarında şehvet dolaşmaya başladığında, epifiz bezi faaliyetini yavaşlatmaya ve küçülmeye başlar. Diğer âlemlerle olan iletişim açıklığı oldukça azalır. Zaten günümüzde alınan eğitim, yenen gıdalar ve hayat tarzı da, insanın mânevî hayatını köreltici fonksiyon görmektedir.

Dr. Selim AYDIN

Kaynaklar
1. Roberts TB. Do entheogen-induced mystical experiences boost the immune system? Psychedelics, peak experiences, and wellness. Adv Mind Body Med 15:139-47
2. Rick Strassman,(2001)DMT: The Spirit Molecule : A Doctor's Revolutionary Research into the Biology of Near-Death and Mystical Experiences ISBN 0-89281-927-8 Park Street Press 384 pages, http://www.rickstrassman.com
3. Strassman, R. J.: "The Pineal Gland: Current Evidence for its Role in Consciousness", Psychedelic Monographs and Essays, Volume 5 (1991), pp. 167-205.
4- Eakin, Ralph Emerson, The Third Eye. Berkeley: University of California Press, 1973.
5. Brownstein, M. and Axelrod, J., "Pineal Gland: 24 Hour Rhythm in Norepinephrine Turnover", Science (April 12, 1974) pp. 163-5.
6. Axelrod, J. and Romero, J.A., "Pineal B-Adrenergic Receptor, DiurnalVariation in Sensitivity", Science (June 28, 1974) pp. 1169-74.

Ayrıca Bkz: Güneş Patlamaları ve Epifiz
.

Intelligent Design Teorisi


-Akıllı Tasarım

ABD’deki devlet okullarında Darwin’in evrim teorisine alternatif olarak okutulması tartışılan Akıllı Tasarım, son 15 yıldır giderek güçlenen ve büyüyen bir teori. Gücünü de, Darwinizm’in varsayımının aksine, yaşamın hiç de rastlantı olmadığı gösteren bilimsel kanıtlardan alıyor.

Aslında bu konudaki tartışmanın başlangıcı 150 yıl öncesine uzanıyor. Darwin’in 1859′da yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabından bu yana, biyolojideki temel kuram, canlıların doğal seleksiyonun ürünü olduklarını öngören evrim kuramı oldu. 20. yüzyılda Darwinizm’e genetik ışığında getirilen yeni yorum, doğal seleksiyona bir de mutasyon mekanizmasını ekledi. Ancak bu iki mekanizmanın, yani doğal seleksiyon ve mutasyonun, canlılığın tek kaynağı olduğu yönündeki geleneksel anlayış, son yıllarda önemli eleştiriler alıyor. Pek çok bilim adamı, canlılığın sadece bu gibi amaçsız ve bilinçsiz faktörlerin ürünü olamayacağını, hayatın kökeninde “tasarlayıcı bir aklın” olduğunu savunuyorlar.

Bu anlayış son yıllarda yeni bir teoriyi de beraberinde getirdi: “Akıllı Tasarım” (Intelligent Design) teorisi. Time dergisinin 12 Ağustos 2005 sayısının da kapak konusunu oluşturan teori, halen ABD’de ateşli bir tartışmanın odak noktası. Bilim dünyasında Akıllı Tasarım’ı kabul edenlerin sayısı artarken, bazı eyatler de teoriyi ders kitaplarına Darwinizm’in alternatifi olarak koymayı tartışıyorlar.

Bu teori, 1990′lı yıllarda bir grup Amerikalı bilim adamı tarafından ortaya atıldı. Teorinin ilk büyük çıkışı, Pennsylvania’daki Lehigh Üniversitesi’nden biyokimya profesörü Michael J. Behe’nin “Darwin’in Kara Kutusu: Evrime Karşı Biyokimyasal Başkaldırı” adlı kitabı oldu. Behe, kitabında canlı hücresinin Darwin zamanında içeriği bilinmeyen bir “kara kutu” olduğunu, hücrenin detayları anlaşıldığında ise, burada çok kompleks bir “tasarım” bulunduğunun ortaya çıktığını anlatıyordu. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkansızdı ve bu durum hücrenin “bilinçli bir şekilde tasarlandığını” gösteriyordu. Fransız felsefe profesörü Peter van Inwogen, bu kitabın önemini şöyle vurgulamaktaydı:

“Eğer Darwinistler bilimsel gerçeklerle dolu bu kitabı, önemsemeyerek, yanlış anlayarak veya ona gülüp geçerek karşılarlarsa, bu durum bugün Darwinizm’in bilimsel bir teori olmaktan çok bir ideoloji olduğu yönündeki gitgide yayılan şüpheler için önemli bir kanıt olacaktır.”(1)

Darwinistler Behe’ye tatminkar bir cevap veremediler. Ve Akıllı Tasarım teorisi giderek daha fazla bilim adamı tarafından savunulmaya başlandı. Bugün bu hareketin önemli isimleri arasında California Berkeley Üniversitesi’nden Philip Johnson; MIT, Chicago, Princeton Üniversiteleri’nden Willam Dembski; doktorasını Cambridge’de yapmış olan Stephen C. Meyer; Chicago Üniversitesi’nden Paul Nelson gibi isimler yer alıyor. Seattle merkezli Discovery Institute adlı bilimsel enstitünün çatısı altında bilimsel çalışmalar yürüten gruba, internet üzerinden ulaşmak mümkün. (www.discovery.org)

-İndirgenemez Komplekslik

Akıllı tasarım teorisini savunanların en çok vurgu yaptıkları kavramlardan biri, “indirgenemez komplekslik” (irreducible complexity).

Bu kavram, aslında Darwin tarafından ortaya konmuş bir “kıstas”a dayanıyor. Darwin, kendi teorisinin nasıl yanlışlanabileceğini Türlerin Kökeni’nde şöyle ifade etmişti:

“Eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır. Ama ben böyle bir organ göremiyorum.”(2)
Darwin’in buradaki kastını iyi incelemek gerekiyor. Başta belirttiğimiz gibi, Darwinizm canlıların kökenini iki bilinçsiz doğa mekanizması ile açıklıyor: Doğal seleksiyon ve rastlantısal değişiklikler (yani mutasyonlar). Darwinist teoriye göre, bu iki mekanizma, canlı hücresinin kompleks yapısını, kompleks canlıların vücut sistemlerini, gözleri, kulakları, kanatları, akciğerleri, yarasaların sonarını ve daha milyonlarca karmaşık tasarımlı sistemi meydana getirmiş durumda.

Ancak son derece kompleks yapılara sahip olan bu sistemler, nasıl olur da iki bilinçsiz doğal etkenin ürünü sayılabilir? İşte bu noktada Darwinizm’in başvurduğu kavram, “indirgenebilirlik” kavramı. Teori, sözkonusu sistemlerin çok daha basit hale indirgenebileceklerini ve sonra da kademe kademe gelişmiş olabilecekleri iddia ediyor. Bu kademeler sayesinde, Darwinizm’in iddiasına göre, önceden gözü olmayan bir canlı türü kusursuz bir göze sahip oluyor, önceden uçamayan bir başka tür de kanatlanıp uçar hale geliyor.

Ancak Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu klasik hikayede çok önemli bir yanılgı olduğunu savunuyorlar. Dikkat edilirse, Darwinist teori, bir noktadan bir başka noktaya (örneğin kanatsız canlıdan kanatlı canlıya) doğru giden aşamaların hepsinin tek tek “avantajlı” olmasını öngörüyor. A’dan Z’ye doğru gidecek bir evrim sürecinde, B, C, D… U, Ü, V ve Y gibi tüm “ara” kademelerin canlıya mutlaka avantaj sağlaması gerekiyor. Doğal seleksiyon ve mutasyonun bilinçli bir şekilde önceden hedef belirlemeleri mümkün olmadığına göre, tüm teori canlı sistemlerinin avantajlı küçük kademelere “indirgenebileceği” varsayımına dayanıyor.

İşte Darwin bu nedenle “eğer birbirini takip eden çok sayıda küçük değişiklikle kompleks bir organın oluşmasının imkansız olduğu gösterilse, teorim kesinlikle yıkılmış olacaktır” demişti.

Akıllı Tasarım teorisyenleri, işte bu noktayı vurguluyorlar ve 20. yüzyıl biliminin, Darwin zamanında yeterince bilinmeyen pek çok “indirgenemez kompleks” yapı ortaya çıkardığını belirtiyorlar.3 Michael Behe’nin kitabında indirgenemez kompleks sistemlere verdiği ilginç örneklerden biri, bakteri kamçısı.

-Bakterinin Kamçısı

“Kamçı” olarak Türkçe’ye çevrilen “flagella” isimli organ, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Organ, bakterinin hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.

Bakterilerin kamçısı, uzun zamandır biliniyordu. Ancak son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını ortaya çıkarınca bilim dünyası şaşkına döndü. Çünkü kamçının, önceden sanıldığı gibi basit bir titreşim mekanizmasıyla değil, çok karmaşık bir “organik motor” ile çalıştığı ortaya çıktı.

Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).

Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine yerleştirilmiştir. Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya da kırbacı hücre zarına bağlayan proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemişlerdir. Motorun işleyişini basitleştirerek anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile, sistemin karmaşıklığının anlaşılması için yeterlidir.

Bakteri kamçısını kitabında detaylı olarak anlatan Michael J. Behe, sadece bu kompleks yapısının dahi, evrimi “yıkmak” için yeterli olduğunu savunmaktadır.(4) Çünkü kamçı hiç bir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiç bir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olması gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin “kademe kademe gelişim” modeli anlamsızlaşmaktadır.


-Tasarım Nasıl Belirlenebilir?

Bakteri kamçısı kuşkusuz Akıll Tasarım savunucularının tek örneği değil. Behe kitabında daha pek çok “indirgenemez kompleks” yapının örneğini veriyor. Sadece Behe’nin kitabında değil, Akıllı Tasarım’ı savunan pek çok biyolog tarafından yayınlanan kitaplarda ve bilimsel makalelerde, evrimin “kör” mekanizmalarının açıklayamadığı kompleks tasarımlara dair sayısız örnek var: İnsan gözünün anatomisi, retina hücrelerindeki karmaşık biyokimyasal düzenek, DNA replikasyonunda görev yapan enzimler (5), insanın diz ekleminin tasarımı(6) veya “tek yönlü ve daimi nefes akışı” sağlayan özgün kuş akciğeri (7) gibi.

Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu yapıların hiç birinin “doğal mekanizmalarla” oluşmuş olamayacağını, mutlaka bilinçli bir düzenlemenin ürünü olduğunu savunuyorlar. Peki bir yapının tasarım ürünü olduğu nasıl anlaşılıyor? William Dembski The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities (Dizayn Çıkarımı: Küçük Olasılıklar Yoluyla Şans Faktörünü Elimine Etmek) adlı kitabında bu soruyu cevaplıyor.(8)

Dembski’ye göre, doğada var olup da doğal faktörlerle ortaya çıkma olasılığı aşırı derecede küçük olan yapılar, bilinçli bir tasarımın bilimsel kanıtını oluşturuyor. Örneğin fonksiyonel bir protein molekülünün, doğadaki 20 farklı aminoasitin rastlantısal biraraya gelmesiyle oluşma ihtimali, matematikte “imkansız”ın başladığı nokta sayılan 10 üzeri 50′de 1′den bile çok çok daha (trilyarlar kere trilyarlarca kat) küçük. Bu durum, proteinin rastlantısal bir sürecin ürünü olmadığını, “tasarlanmış” bir yapı olduğunu gösteriyor.

Daha kolay anlaşılır bir örnek ise şöyle: Balta girmemiş bir ormanda bir heykele rastlarsanız, bundan çıkardığınız sonuç ne olur? Doğal faktörlerin bu heykeli oluşturmuş olmaları ihtimali çok çok küçük olduğu (yani böyle bir alternatif “imkansız” olduğu) için, heykelin tasarlanmış olduğu sonucuna varırsınız. Akıllı Tasarım teorisyenleri, canlıların kompleks mekanizmalarının, bir ormanda bulunan heykelden çok daha açık birer “tasarım kanıtı” olduğunu savunuyorlar.

-Bilim İçin Bir Dönüm Noktası

Kuşkusuz Akıllı Tasarım konusundaki bu çalışmalar, önemli bir soruyu da beraberinde getiriyor: Tasarımcı kim? Canlıları dizayn eden bilinç, kimin bilinci?

Akıllı Tasarım teorisyenleri, bu sorunun cevabının, bilimin alanı dışında kaldığını belirtiyorlar. Onlara göre bilimin yaşamın kökeni hakkında varabileceği sonuç, canlılığın tasarlanmış olduğunu tespit etmekten ibaret. Yani, bu tasarımın sahibi kim, amacı nedir gibi soruların, kendi alanlarından çıkıp dinin veya felsefenin ilgi alanına girdiğini düşünüyorlar. Profesör Philip Johnson’a göre, “herkes bu sorulara kendi inançlarına ve düşüncelerine göre cevap arayabilir, ama önemli olan bilimin, hayatı amaçsız bir rastlantılar zinciri olarak gören Darwinist teoriyi reddediyor olması.”(9)

Akılı Tasarım teorisi, hem bilim dünyasını hem de toplumu derinden etkileyeceğe benziyor. William Dembski, teoriyi yeni bir bilimsel devrim olarak niteliyor. Nitekim son 10 yılda ABD’de büyük bir Akıllı Tasarım fırtınası esiyor. Teorinin Behe, Johnson, Dembski gibi öncüleri, ABD’nin saygın üniversitelerinde bilimsel konferanslarda söz alıyor, Darwinist bilim adamlarıyla tartışmalara katılıyor ve teorinin her geçen gün daha fazla yayılması için çalışıyorlar. Darwinistler ise, her ne kadar teoriyi çeşitli suçlama ve saldırılarla diskalifiye etmeye çalışsalar da, bunun 150 yıldır karşılaştıkları en ciddi bilimsel meydan okuma olduğunda birleşiyorlar.

Akılı Tasarım teorisinin en önemli mesajı, tüm doğayı “planlanmamış, amaçlanmamış bir rastlantılar yığını” olarak gören ortodoks biyoloji anlayışının geçersiz olduğunu savunması. Michael Behe, bu yeni anlayışın bilim dünyası tarafından kabullenilmesinin kolay olmadığını, ancak zaten hiç bir bilimsel devrimin kolay gerçekleşmediğini belirtiyor:

“Hayatın üstün bir akıl tarafından tasarlanmış olduğu anlayışı, hayatı basit doğa kanunlarının bir sonucu olarak algılamaya alışkın bizlerde bir şok etkisi yaratmış durumda. Ama diğer yüzyıllar da benzer şokları yaşamışlardı ve şoklardan kaçmak için bir neden de yok.”(10)

Bilim dünyası bu “şok”u kabullenecek mi, bunu zaman gösterecek.

Faydalanılan Kaynaklar:
1) Michael Behe, Darwin’s Black Box, New York, The Free Press, 1996
2) Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 189
3) Ayrıca bkz. Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, ss. 199-220
4) Michael Behe, Darwin’s Black Box, The Free Press, New York, 1996, s. 69-73
5) Stephen C. Meyer, “Word Games: DNA, Design and Intelligence”, Signs of Intelligence, (ed. William Dembski James Kushiner), 2001, Brazos Press, ss. 102-117
6) Stuart Burgess “Critical Characteristics and the Irreducible Knee Joint”, 1999, http://www.trueorigin.org/knee.htm
7) Michael J. Denton,. Nature’s Destiny. Free Press. New York. 1998, s. 361
8) William Dembski, The Design Inference: Eliminating Chance through Small Probabilities, Cambridge University Press, 1998
9) Phillip Johnson, The Wedge of Truth, Splitting the Foundations of Naturalism, InterVarsity Press, 2000, s. 23
10) Michael Behe, Darwin’s Black Box, New York, The Free Press, 1996, s. 252-53

Alıntıdır...

.

Mikrodan Makroya Kainat Ve İçerikleri


Atomaltı alemden, Evren sınırları dışına kadar, hipnotik bir yolculuk için:


Tıklayınız: http://htwins.net/scale2/

Link'e tıkladığınız zaman açılacak görsel altındaki yatay şerit içerisinde mouse ile sağa sola hareket edin...

.

Dogonlar Ve Sirius Gizemi


Batı Afrika'da Mali Cumhuriyeti'nde yaşayan Dogon halkı, Sirius yıldızının dönüşü hakkında çok ilginç bir mitolojik inanca sahiptir. Günümüzde Mali Cumhuriyeti'nde birkaç yüz bin Dogon yaşamaktadır ve bu kabile halkı üzerinde antropologlar, 1930 yılından beri yoğun incelemeler yapmaktadırlar. Dogonların bazı mitolojik esasları, Eski Mısır uygarlığına ait hikâyeleri anımsatmaktadır. Bu nedenle de bazı antropologlar, Dogon kültürü ile Eski Mısır uygarlığı arasında bir bağlantı olduğu kanısındadırlar.


Sirius yıldızı, eski çağ toplumlarına kesinlikle yabancı olmayan bir yıldızdır. Eski uygarlıklar tarafından bilinen ve tapınılan gökteki parlak yıldızlardan birisidir (Parlak olmasının nedeni, bize olan uzaklığının 8.6 ışık yılı -yani en yakın yıldızlardan birisi- olmasıdır.) Eski Mısır üzerinde şafak vakti ortaya çıkması, meydana gelmesi olası Nil taşkınlarının habercisiydi.

Fransız antropologları Marcel Griaule ve Germaine Dieterlen, 1946-50 yılları arasında Dogonlar'la birlikte yaşadıktan sonra, dört başrahipten aldıkları astronomik bilgileri Bir Sudanlı Sirius Sistemi adlı makalede toplamışlardı. Bu makaleyi değerlendiren ve büyük önem veren İngiliz yazarı Robert Temple, yazdığı Sirius Gizemi adlı kitabında ilginç iddialar ortaya atmıştır.

Bilim öncesi çağ yaşayan toplumların tersine, Dogonlar gezegenlerin (tıpkı yerküresi gibi) kendi eksenleri çevresinde döndüklerine aynı anda da Güneş çevresinde döndüklerine inanmaktadırlar. Ayrıca Dogon halkı, Jupiter'in dört tane uydusu olduğuna ve Satürn'ün çevresinde yüzük biçiminde bir halka bulunduğuna da inanmaktadırlar. Hatta daha ötesi; Dogonlar Sirius yörüngesinde 50 yılda bir devrini tamamlayarak dönen karanlık ve görünmeyen eş bir yıldızın var olduğunu ileri sürmektedirler (Temple'ye göre bu eş yıldızın yörüngesi elips biçimindedir). Dogonlar Sirius'un bu eşinin çok küçük ve çok ağır bir yıldız olduğuna ve yeryüzünde bulunmayan "sagala" adını verdikleri bir metalden oluştuğuna da inanırlar.

Carl Sagan, Broca'nın Beyni adlı kitabında bu satırlara ilk göz atışta, Dogonların Sirius öyküsü'nün, insanın geçmişte ileri düzeyde bir dünya dışı uygarlıkla temasını içermeye, en iyi aday olabilecek bir kanıt olarak göründüğünü yazar. Sagan, Sirius yıldız sistemi ile ilgili olarak şu bilgileri verir:

Çok ilginç olan bir gerçek, Sirius A'nın çok karanlık bir eşi olması ve Sirius B olarak tanınan bu eş yıldızın, onun çevresinde her (50.04 + 0.09) yılda elips biçiminde bir yörünge çizerek dönmekte olmasıdır. Sirius B yıldızı, modern astrofizikçiler tarafından, sönmüş bir yıldız, bir "beyaz cüce" olarak keşfedilen ilk örnektir. Sirius B yıldızının maddesi, yeryüzünde bulunmayan ve relativistik bozulmaya uğramış bulunan bir maddedir. Bu madde içinde elektronlar, atom çekirdekleri çevresinde dönerek dışarıya fırlamamaktadır. Bu nedenle, büyük olasılıkla, onun maddesinin metalik bir madde olabileceği söylenebilir. Sirius A yıldızının, "Köpek burcunun köpeği" olarak tanınmasından beri Sirius B yıldızı, onun "yavrusu" olarak bilinmektedir...


Günümüzde kitapları en çok okunan bilim yazarlarından Isaac Asimov da, Patlayan Güneşler adlı kitabında Sirius yıldızının kütlesine değinmektedir:

...Gökbilimciler Sirius B'nin çekim gücünden onun kütlesinin Güneş'imizin kütlesinin 1.05 katı olduğunu hesaplamışlardı. Ve bu kocaman kütle, Dünya'mızın boyutlarındaki küçük bir hacim içinde sıkışmış olarak bulunuyordu. Dünya'nın ortalama yoğunluğu (kuşkusuz tüm gezegenimizi homojen bir kütle olarak düşünürsek), her metre kübü yaklaşık 5500 kg olarak bulunur. Oysa, Sirius B'nin yoğunluğu bunun 530.000 katı olarak hesaplanmaktadır. Bu durumda, Sirius B'nin bir metre kübünün ortalama yoğunluğu yaklaşık 3 milyar kg'dır. Bunu gözle görülen bir örnekle açıklamayı istersek sözgelişi bir Amerikan madeni 25 cent'i, Sirius B'yi oluşturan maddelerden yapılmış olsaydı böyle bir paranın ağırlığı 1.9 ton kadar olacaktı.

Sagan'n ve Asimov'un bu satırlarını okuduktan sonra insan, elinde olmaksızın, bu konunun biraz daha derinlerine inmek istiyor. Her şeyden önce de, Sirius B'nin ne zaman saptanabilmiş olduğunu merak ediyor. Bu konuda Asimov, şu bilgileri aktarıyor:

İlk kez bir yıldızın gerçek uzaklğını hesaplayan gökbilimci olan Friedrich Bessel, 1844 yılında Sirius'un devinimini inceliyordu. Normalde yıldızlar kendine özgü devinimlerini yaparken pek ağır düz bir hat üzerinde hareket ederler. Oysa, Bessel'in Sirius yıldızında saptamış olduğu, dalgalı bir devinimdi. Bessel, bu tuhaf durum üzerinde kafa yordu ve yıldızı dikkati çekecek kadar yolundan uzaklaştırabilen şeyin ancak bir başka yıldız olabileceği sonucuna vardı. Ancak Bessel bu arkadaş yıldızı görememişti.

Daha sonra 1862 yılında Amerikalı gökbilimci Alvan G. Clark yeni teleskobunu test ederken Sirius'un yakınındaki sönük ışığın içinde bir parıldayışın gerçekleştiğine dikkat etti. Başlangıçta bunu teleskobunda bir defo sandı. Ama gökbilimcinin sonraki incelemeleri, sönük bir yıldızı görmekte olduğunu ortaya koydu.

Robert Temple'nin de sorduğu gibi insan, "Acaba Dogonlar bu yüksek bilgiyi nasıl ve nereden elde etmişlerdir?" diye sormadan edemiyor. Dogonlara bu bilgiyi Temple'nin ileri sürdüğü gibi; Sirius sisteminden gelen ve "Nommolar" olarak adlandırılan "yüzer-gezer varlıklar" bırakmış olabilir mi? (Temple bu ziyareti 5000 ile 3000 yıl önceye koyar.) Ya da dünya dışı varsayıma alternatif olabilecek başka bir varsayım ileri sürülebilir mi?

Eski majik dinler üzerinde araştırmalarda bulunan ve Dogonların Eski Mısır kültüründen etkilenmiş olabileceğini düşünen Murry Hope, olgun bir Mısır kültürünün aniden ortaya çıkışı ve erken dönem Mısırlılar'ın, Sirius'a gösterdiği yoğun ilgi konusunda, aynı ölçüde dikkate değer başka açıklamalar bulmaktadır. Araştırıcıya göre; bu erken dönemden elimize ulaşan bilgiler ışığında, bir Sirius etkisi olduğu tartışılmayacak derecede açıktır. Ancak bu bölgelerdeki yerli halklar "uzaylılarla bizzat temasa mı geçtiler, yoksa bu bilgileri, gene yeryüzündeki teknolojik ve bilimsel açıdan son derece gelişmiş başka uygarlıklardan mı aktardılar" işte bu nokta tartışılabilir."

Ne var ki, Hope'nin yeryüzünde teknolojik ve bilimsel açıdan son derece gelişmiş dediği uygarlıktan kastetdiği efsanevi "Atlantis uygarlığı"dır. Hope kitabında kişisel görüşünü şu cümlelerle aktarır:

Benim görüşüm, gezegenimizin uzak tarihinde bir Sirius bağlantısının gerçekleşmiş olduğu yönünde. Ancak bu bağlantının Atlantis uygarlığının oluşum dönemine rastladığı fikrindeyim. Yani, uzaylılar kozmolojik bilgilerini Atlantisli alimlere aktarmışlardı. Atlantislilerin Terazi, Başak ya da Aslan astrolojik çağlarında uzak galaksilere yolculuklar yaptıklarını öne süren psişiklere, üzülerek katılamıyorum. Ancak, bazı "uzaylı gezginler" vasıtasıyla bu konularda bilgilendirilmiş olabilirler. Bu gezginler daha sonra Dünya'dan ayrılmış olmalılar. Öğrencilere de bu bilgileri, en iyi bildikleri yollarla diğerlerine aktarmak kalmıştır.

Peki bu astronomik bilgiler Dogonlara Avrupalılar tarafından öğretilmiş olabilir mi? Her ne kadar Temple, 1931 yılına kadar Dogonların Avrupalılar tarafından ziyaret edilmediğini söylüyor olsa da Carl Sagan, çağımızın başlarında bir Fransız'ın Batı Afrika'yı ziyaret ederek, Sirius yıldızı hakkındaki görüşlerini, Dogon halkına anlatmış olabileceğini düşünmektedir. Bu Fransız; bir misyoner, bir maceracı ya da bir antropolog olabilir -bu kişilerin pek çoğu hevesli amatör gökbilimcilerdir. Dogonlar da böylece, ondan bu bilgileri edinmiş olabilirler. Bu bilgileri özümseyen Dogon halkı, ritüel törenlerinde kullanmış olabilirler. Zira yakın geçmişte Arizona'da, Yeni Gine'de bunun örnekleri var olup, taş çağı insanlarının mitolojilerine yeni hikayeler, şarkılar ve bilgiler girerek, hızla özümsenebilmektedir. Bu tip özümsemeler, eğer konu halkın ilgisini çekebilecek kadar ilginç olursa, çok hızlı gerçekleşebilmektedir. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-1918) bir çok Dogon'un Fransız ordusuna hizmet ettiği de bilinmektedir. Bunlardan bazıları topraklarına geri döndüklerinde, yerli halk öykülerine renkli motifler katabilirlerdi.

Dogon inanışlarını gözden geçirdiğimizde; Dogonların Jupiter'in dört tane uydusu olduğuna ve Satürn'ün güneş sisteminin en uzak gezegeni olduğuna inandıklarını görürüz. Halbuki günümüz astronomik gerçeklerine göre; Jupiter'in 16 uydusu bulunduğu gibi, Satürn de Güneş sistemimiz içersindeki en uzak gezegen değildir. Ayrıca Dogonlar, 1977'de keşfedilen Uranüs ve halkalarına ise hiç değinmezler. Bu durum, Dogonlar'ın elde ettikleri bilgileri dünya dışı bir kökenden değil, Avrupalılar'dan almış olabilecekleri tezini destekler.

Sirius gizemi üzerine birçok eleştirel makaleler yayınlanmıştır. NASA'da görevli James Oberg de Temple'nin kitabını inceleyenlerdendir. Ancak o, Temple'nin bir iddiasını doğru bulmaz. Temple, "...Bu vaha merkezi (Siwa) ve Teb, Behdet'e eşit uzaklıkta yer alırlar. Eski mısırda, yeryüzü, uzayda bir küresel cisim olarak düşünülür ve Sirius bilgisi gelecek kuşaklara aktaracak kuruluşlar dahilinde yeryüzü üzerine projeksiyonlar yapılır" diye yazmaktadır (bkz. Sirius Gizemi, s. 262). Temple'ye göre Mısır'da yapılan bu gibi kesin hesaplamalar, doğrulukla yapılan jeodezik ölçmeler sonucu bulunmuştur. Temple, Behdet'i bir harita üzerinde 31.230 doğu, 31.500 kuzey ve Teb'i 32.630 doğu, 25.700 kuzeye yerleştirir. Küresel trigonometri ile Oberg, Siwa-Behdet bacağını 612.3 km ve Teb-Behdet bacağını 654.8 km hesaplar. NASA uzay fotoğraf laboratuvarındaki hassas haritalar ise Behdet'i 31.030 kuzey, 30.280 doğu olarak gösterir ki, bu da Temple'nin Behdet'i 31.230 doğu, 31.500 kuzey olarak yerleştirmesinden bir 100 km daha uzağa götürür. Behdet, Siwa'dan 521.0 km ve % 20 sapma ile Teb'den 625.9 km uzaktadır.

Son olarak şunu da ilave edelim: 1977'de iki radyo gökbilimci teleskoplarını Sirius yıldız sistemine bir yapay radyo sinyali alabilirmiyiz diye doğrulttular. Hiç birşey algılamadılar. Sirius sistemindeki yıldızların yaşı ve enerjisinden edinilen bilgiler ışığında, bu sonuç süpriz değildi. Orada yaşamı ortaya çıkarabilecek ve geliştirebilecek hiçbir dünya benzeri gezegen mevcut olamazdı. Çünkü bir çift yıldız olan Sirius sisteminde; Sirius A, A1 sınıfı, Güneş'imizden daha sıcak ve daha genç, Sirius B ise bir beyaz cücedir. Dogonlar'ın inanışlarında kabul gören Sirius C yıldızı ise Temple'nin iddia ettiği gibi günümüzde henüz keşfedilmiş değildir.


Alıntıdır...

.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bitkiler Davranışlarımıza Karşı Tepki Gösteriyorlar


Derrick Jensen‘in Kelimelerden Eski Dil kitabından ilginç bir bölüm:

“Bedenin karbonu, gerçekten karbondur. Bu yüzden ruh aslında gerçekten dünya’dır.”
C.G.Jung

Bazen öyle olur ki insan, yaşamını geriye döndürülemez bir biçimde değiştiren ânı tamı tamına seçebilir. Cleve Backster için bu, 1966 yılının 2 Şubat günü sabahın erken saatlerinde, idare ettiği yalan makinesinin çizelge zamanının on üç dakika ve elli beşinci saniyesinde gerçekleşmişti. Yalan makineleri üzerine dünyanın tanıdığı bir uzman ve dünya çapında yalan bulma incelemeleri yapan kişiler tarafından kıstas kabul edilen Backster Bölge Benzerlik Testi’nin yaratıcısı olan Backster, bir karşılığı başlatma beklentisiyle deneğin iyiliği açısından tehlike oluşturmuştu. Denek elektro-kimyasal olarak bu tehdide karşılık vermişti. Denek bir bitkiydi.

Yaklaşık otuz bir yıl sonra ona bu konuda sorular sormaya fırsatım olmuştu.

“Özel olarak bitkilerle ilgilenmiyordum, ama binanın zemin katında bulunan çiçekçi iş yerini kapattığı için bir satış yapılıyordu ve sekreter de büro için bir çift bitki satın aldı: bir kauçuk bitkisi ve latince adı dracaena cane olan bu bitki. Saksıların dibinden su akıp gidene dek musluğun altında tutarak onları suya doyana kadar sulamıştım ve nemin bitkinin en üstüne ne kadar zamanda çıkacağını görmek için meraklanıyordum. Özellikle dracaena ile ilgileniyordum, çünkü su uzun bir gövdeyi tırmanmak ve sonra uzun yaprakların ucuna ulaşmak zorundaydı. Eğer yalan makinesinin ciltteki ani karşılıkları gösteren dedektörünü bir yaprağın ucuna bağlarsam, nem elektrotların arasına ulaştığında en küçük bir direncin kağıt üzerine kaydedileceğini düşündüm.”

“Bu, en azından, asıl öyküdür. Daha derinde bir başka nedenin olup olmadığından emin değilim. Bir başka bilinç düzeyindeki herhangi birisinin bunu yapmam için dürtüklemesi de olasıdır.”

“Çizelge üzerinde yalan makinesine bağlı bir insanın karşılığına benzer bir şeyler fark ettim: suyun yaprağa ulaşmasından beklediğim gibi bir şey değildi. Yalan detektörleri şu ilke üzerine çalışırlar. Eğer insanlar iyiliklerine karşı yapılan bir tehdit algılarlarsa, fizyolojik olarak beklenen yollarla karşılık verirler. Eğer bir yalan makinesini bir cinayet soruşturmasının bir parçası olarak yönetiyorsanız, bir şüpheliye, “Şu ve şu kişiye ateş edip öldüren sen miydin?” diye sorabilirsiniz. Eğer doğru yanıt evet ise, şüpheli yalan söylerken yakalanacağından korkacaktır ve derisine bağlı elektrotlar da bu korkunun fizyolojik karşılığını bulacaklardır. Böylece bitkinin iyiliğine tehlike oluşturmanın yollarını düşünmeye başladım. İlkönce yakınlarındaki bir yaprağı sıcak bir kahve fincanına batırmayı denedim. Bitki şimdi bıkkınlık olarak tanımlayacağım bir karşılık gösterdi - çizelge üzerindeki çizgi aşağı doğru yönelmeyi sürdürdü.”

“Sonra çizelgenin on üç dakika, elli beşinci saniyesinde yaprağı yakma ile ilgili bir görünü aklıma geldi. Sözle ifade etmedim; bitkiye ve donatıma dokunmadım. Yine de bitki çılgına döndü. Kalem çizelgenin tepelerine fırladı. Bitkinin tepki göstermiş olabileceği tek yeni şey, zihinsel görüntüydü.”

“Yandaki büroya geçerek sekreterimin masasından kibritler aldım ve bir tanesini yakarak yakınlardaki bir yaprağın yanından birkaç kez geçirdim. Yine de, herhangi bir artışın dikkate değer olmayacağı aşırı bir tepkiyi zaten görüyor olduğumu fark ettim. Böylece farklı bir yaklaşım denedim: Kibritleri sekreterin masasına geri götürerek tehdidi uzaklaştırdım. Bitki anında sakinleşti.

“Hemen önemli bir şeylerin yaşanıyor olduğunu anladım. Geleneksel bir bilimsel açıklama düşünemiyordum. Laboratuarın olduğu dairede başka hiç kimse yoktu ve mekanik bir tetiklemeyi sağlayabilecek herhangi bir şey yapmıyordum. O andan itibaren bilincim eskisiyle aynı değildi. Tüm yaşamım bu konuyu incelemeye adanmıştı,” dedi.

Onunla bir dergi adına röportaj yapmak için buraya gelmiştim. Geldiğim için mutluydum. Çocukken çalışması hakkındaki yazılanı ilk kez okuduğumdan beri onunla konuşmak istiyordum. Onun 2 Şubat 1966′da yapmış olduğu gözlemlerin yalnızca kendisinin değil, benim de yaşamımı değiştirdiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Gençlik yıllarım boyunca ve yirmili yaşlarımın başında canlı bir dünyayla ilgili algılamamın kararsız olduğu sırada, bir parçam onun çalışması ile ilgili olarak okuduklarıma geri dönüp duruyordu. Kalben anladığım şeyin - dünyanın canlı olduğunun ve duyulara ve algıya sahip olduğunun - deneysel olarak doğruluğunun saptanmasını sağlamıştı. Ve bu hâlâ bilime inandığım sırada olmuştu.

Backster sözlerini sürdürdü: “O ilk gözlemden sonra neler olduğu konusunda açıklamalarını almak için farklı alanlardan bilim adamlarıyla konuştum. Ancak bu onlara yabancıydı. Bu yüzden temel algılama adını vermeye başladığım şeyi daha derinlemesine araştırmak için bir deney tasarladım.”

Onun “temel algılama” sözlerini duyunca kaşlarımı kaldırdım. “Tanık olduğum şeye aşırıduyusal algılama adını veremezdim, çünkü bitkiler başlangıçta ilk beş duyunun çoğunluğuna sahip değiller. Bu algılama bitki açısından daha temel veya birincil bir düzeyde yer alır gibi görünüyordu. Her neyse, tuzlu su karidesleri otomatik olarak gelişigüzel aralıklarla hafiften kaynayan suyun içine atılırken laboratuarın diğer ucundaki bitkinin tepkilerinin kaydedildiği bir deney ortaya çıktı,” dedi.

Makineli tüfek benzeri sözcükleri ardı ardına sıraladığı konuşmasına ara verdi ve sonra devam etti: “Deneyi yapan kişi ve deneye tâbi tutulan bitkiler arasındaki bağı elemek çok, çok güçtür.” Bitkilerle olan kısa bir birliktelik bile - yalnızca birkaç saat - onların size alışmaları için yeterlidir. Sonra siz deneyi otomatik ve gelişigüzel bir duruma getirerek ve laboratuvarı terk ederek, deneyin ne zaman başladığından tamamen habersiz olmanızı garantileseniz bile, nereye giderseniz gidin bitkiler size alışmış olarak kalmayı sürdüreceklerdir. İlk başta ortağım ve ben bir blok ötedeki bir bara giderdik, fakat bir süre sonra bitkilerin tuzlu su karideslerinin ölümlerine değil de, onun yerine söyleşilerimizdeki heyecan düzeylerinin yükselişine düşüşüne karşılık verdiklerinden şüphelenmeye başladık.

“En sonunda bitkileri bir başkasına satın aldırdık ve onları binanın kullanılmayan bir yerinde sakladık. Deneyin yapılacağı gün bitkileri içeriye getirdik, onları merkezi bir düzene bağladık ve oradan ayrıldık. Bunun anlamı bitkilerin yabancı bir çevrede olmalarıydı, elektrodların baskısı vardı, yaprakları arasından süzülüp giden bir elektrik akıntısı vardı ve terk edilmişlerdi. Bize veya başka hiç kimseye alışmış olmadıklarından, onlara çevreleri hakkında bilgi verecek herhangi bir şeyi bulmak için “etraflarına bakmaya” başladılar. Sonra ve yalnızca o zaman tuzlu su karideslerinin ölümleri kadar kolayca fark edilmeyen bir şey, bitkiler tarafından duyulmaya başlandı.”

“Yalnızca insanlara mı alışıyorlar, yoksa çevrelerindeki başka şeylere de aynı biçimde alışabiliyorlar mı?” diye sordum.

Cleve, “Buna bir örnekle yanıt vereceğim,” dedi. “Sık sık bir bitkiyi merkezi bir düzene bağlar ve yalnızca kendi işimle ilgilenirim. Sonra onun neye karşılık verdiğini gözlemlerim. Bir gün kahve yapmak için bir çaydanlıkta su kaynatıyordum. Sonra, çaydanlığa başka bir şey için gereksinim duyduğumu fark ettim ve böylece kaynar suyu musluğun içine döktüm. Monitöre bağlı olan bitki büyük bir tepki gösterdi. Sonunda, uzunca bir süre musluğun içine kimyasallar veya sıcak su dökmezseniz, orada balta girmemiş küçük bir ormanın yetişmeye başladığı ortaya çıktı. Bitki mikropların ölümüne karşılık veriyordu.”

“Bakteri düzeyindeki algılama kapasitesinden hayrete düşmüştüm. Örneğin, örnek olarak aldığınız iki kaptaki yoğurttan bir tanesi diğerinin beslendiğini anlayabilecektir. Bir tür, ‘O yiyeceğini alıyor. Benimki nerede?’ der gibi. Bu eşit derecedeki bir tekrarlanabilirlikle oluyor. Ya da örnek olarak iki kap yoğurt aldınız, bir tanesine elektrotlar bağladınız ve diğerinin içine antibiyotik attınız. Elektrot bağlanmış olan yoğurt diğerinin ölümü karşısında büyük bir tepki veriyor. Ve her ikisinin aynı tür bakteri olması bile gerekmiyor. Şimdiye kadar sahip olduğum ilk siyam kedisi yalnızca tavuk yerdi. Laboratuardaki buzdolabında pişirilmiş bir tavuk tutar ve her gün bir parçasıyla kediyi beslerdim. Sonlarına yaklaştığım zaman tavuk oldukça bayatlamış ve bakteri üremeye başlamış olurdu. Bir gün bir miktar yoğurdu donatıma bağlamıştım ve tavuğu buzdolabından çıkarıp etten dar ve uzun parçalar koparmaya başladığım zaman yoğurt karşılık verdi. Ardından tavuğu oda sıcaklığına getirmek için sıcak bir lambanın altına koydum ve bakteriye ulaşan sıcaklık yoğurtta daha büyük tepkilere neden oldu.”

“Bunu etkilediğinizi nereden biliyordunuz?”

“O zaman tepkinin farkında değildim. Laboratuarın her yerinde şalterlerim vardı ve ne zaman bir iş yapsam uzaktaki çizelgenin üzerine bir işaret koyacak olan bir şaltere basardım. Yalnızca daha sonra yoğurttaki tepkileri laboratuarda olanlarla karşılaştırırdım.”

“Kedi yemeğe başladığında bitki yeniden karşılık veriyor muydu?”

Oldukça enteresan, bakterilerin bir savunma mekanizmaları var gibi görünüyor. Şöyle ki aşırı tehlike onların şok benzeri bir duruma gelmelerine neden oluyor. Aslında bayılıyorlar. Bunu aynı zamanda birçok bitki de yapıyor. Eğer onlarla yeterince uğraşırsanız, onlar tepki vermiyorlar. Görünüşe göre bakteriler bunu yapmıştı, çünkü onlar kedinin sindirim sistemine ulaşır ulaşmaz sinyal yok oldu. O andan sonra düz bir çizgi vardı.”

Ölüm üzerine söyleşiyi, kendilerini Amaru’ya sunan tavukları, kendisini bana teslim eden ördeği ve aynı zamanda bir aslan tarafından eti butu parçalanmış olan Afrikalı araştırmacı Dr. Livingstone hakkında okuduğum bir öyküyü düşündüm. Dr. Livingstone daha sonra saldırı sırasında acı hissetmediğini, ama cennetteymişçesine bir mutluluk hissine kapıldığını anlamıştı. Kendisi için, kendisini başkalarına vermenin sorun olmayacağını söylemişti.

Bunu Cleve’a anlattım ve o gülerek başını salladı. Sonra şunları söyledi: “Bir kez bir uçaktaydım ve yanımda küçük bir pille çalışan, ani karşılıkları gösteren bir ölçü aleti vardı. Mürettebat tam yemek servisi yapmaya başladığı sırada aleti çıkardım ve yanımda oturan kişiye, ‘İlginç bir şey görmek ister misiniz?’ diye sordum. Bir parça salatayı elektrotların arasına yerleştirdim ve insanlar salatalarını yemeye başladıklarında bazı tepki oluşumları oldu ki bu, yapraklar şoka girdiklerinde durdu. ‘Tepsiler toplanana kadar bekleyin,’ dedim, ‘ve ne olduğunu görün.’ Mürettebat yemeklerimizi uzaklaştırdığında salata tepki oluşturmaya yeniden başladı. Koridor tarafındaki koltukta ben oturuyordum ve hâlâ yanımdaki adamın salata yapraklarını elektronik bir aygıta bağlayan bu çılgın bilim adamından kaçmak için bir yol bulamadan camın yanında yerine bağlanmış olarak oturduğunu anımsarım.”

Yolcunun yaşadığı şoku pekâlâ hayal edebiliyordum. Cleve çılgın bilim adamı gibi görünür. Beyaz saçları kısa kesilmiştir ve kaslı yapısı II. Dünya Savaşından sonra, gençken ordudan ayrıldığında vücut geliştirmenin onun için önemli olduğunu ele verir. Tarzı tam da beklediğim gibiydi. Hızlı bir biçimde konuşuyor, düşünceler dilinden çok hızlı boşalıyor ve kendisinin veya başkalarının esprilerine kolayca gülüyordu. Laboratuarda çılgın bir bilim adamı tipinden bekleyeceğim gibiydi: ani karşılıkları gösteren bir yığın alet, bitkiler (şimdi odanın büyük bir bölümünü kaplayacak kadar büyümüş olan asıl dracaena cane), kediler, laboratuar sıraları, kimyasal başlıklar (çok zaman önce buranın Uyuşturucu Maddeyle Mücadele Dairesi laboratuarı olduğunu yıllardan kalmış şeyler, ama artık başlıklar bitkilere ev sahipliği yapıyorlar ve oyuncu kedilerin patileriyle vurmalarından korunmaları için plastikle sımsıkı kaplanmışlar), büyük bir akvaryum kitaplar, buzdolabı ve bir dolu kapalı devre televizyon ekranı (binadaki kuyumculara elektronik güvenlik sistemi sağlama karşılığında daha küçük kira ödüyor)… Laboratuarda çalışıyor. Laboratuarda yiyip içiyor. Laboratuarda uyuyor. Bu onun yaşamı. Kendisini adama biçimine hayran olmuştum.

Cleve konuşurken, buraya gelmemden kısa bir süre sonra, laboratuarı ve aynı zamanda hâlâ yasayı uygulayan memurlara yalan bulma dersleri verdiği bodrum dairesini gezdirirken anlattığı bir öyküyü düşündüm. “Yaşamımı kazanmak zorundaydım ve temel algılama araştırmasından tek kuruş kazanmadım.” Gençken yüksekten atlayarak suya dalanları çok kıskandığını, ama kendisinin daha sığ sulara bile balıklama atlamaktan korktuğunu söylemişti. Böylece on metre yüksekliğinde bir atlama kulesine tırmanmış ve arkadaşından eşofmanının altını benzinle ıslatarak kendisini ateşe vermesini istemişti. Bilinçli olarak seçilen daha büyük korku sonucunda daha küçük korkuyu umursamamıştı. Sonunda iki yaz sezonu boyunca profesyonel olarak bir gösterinin parçası olan “ateşli dalışlar” yapmıştı.

Şimdiki zamana döndüm ve Cleve’in konuştuğunu duydum: “Söz konusu olayda salata, acı çekmemek için koruyucu bir duruma geçiyordu. Tehlike geçtiği zaman tepki oluşturma kapasitesi geri geliyordu. Hücresel düzeydeki bu elektrik enerjisi kesilmesinin, sanırım en uç noktada travma yaşayan insanların şok durumlarıyla bağlantısı bulunuyor.”

“Bitkiler, bakteriler, salata yaprakları…”

“Yumurtalar… Eskiden New York’ta yaşarken doberman cinsi bir köpeğim vardı ve ben ona her gün bir yumurta yedirirdim. Bir gün, bitkilerden birini ani karşılıkları gösteren büyük bir ölçü aletine bağlamıştım ve yumurtayı kırdığım anda alet çıldırdı. Bu, yüzlerce saat sürecek olan yumurtaları izleme sürecimi başlattı. Döllenmiş veya döllenmemiş, fark etmez; o hâlâ canlı bir hücredir ve bitkiler bu devamlılığın sona erdiğini algılıyorlar. Yumurtalar da aynı savunma mekanizmasına sahipler. Eğer onlar için bir tehlike oluşturursanız, izleri düzleşir. Eğer yaklaşık olarak bir yirmi dakika kadar beklerseniz, geri gelirler.

“Bitkiler, bakteriler ve yumurtalarla çalışmalar yaptıktan sonra, hayvanların nasıl tepki vereceklerini merak etmeye başladım. Ancak anlamlı izleme yapmak için hareketsiz bir biçimde yeterince uzun süre oturacak bir kedi veya köpek bulamadım. Böylece bunu bedenin dışında uzun zaman dilimleri içinde canlı kalabilme yeteneğine sahip olan ve edinilmeleri kesinlikle daha kolay olan insan sperm hücreleriyle deneyebileceğimi düşündüm. Bir donörden örnek aldım ve bunu elektrotlarla birlikte bir deney tüpünün içine koydum. Sonra donörü spermden birkaç oda uzağa götürdüm. Donör kan damarlarını genişleten ve geleneksel olarak bir felcin durdurulmasında kullanılan ‘amil nitrat’ı solukla içine çekti. Ancak içeri dolan amil nitrat, spermde büyük bir tepkiye neden oldu ve donör soluğunu içine çektiğinde sperm çılgına döndü.

“Böylece insan düzeyindeki tek hücreli organizmaların - spermin - artık donörle birlikte aynı odada olmasalar bile, donörün duyularına karşılık verdiğini gördüm. Yine de araştırmayı sürdürebilmem için bir yol yoktu. Bilimsel olarak uygun olabilirdi, ama yönetsel olarak aptalca olurdu. Kendisini şüpheye adamış olanlar, özel yaşamımla ilgili sorular sorarak benimle kırıcı biçimde alay edeceklerdi.”

“Sonra, ağızdan beyaz hücreleri toplamakla ilgili bir metodu mükemmelleştirmiş olan araştırmacı bir dişçi ile tanışmıştım. Bu, yönetsel olarak gerçekleştirilebilir ve yapması kolay bir şeydi ve tıbbî gözetim gerektirmiyordu. Çizelge göstergesini donörün etkinliklerini gösteren ekranın altında üst üste bindirerek deneyleri an be an videoya çekmeye başladım. Beyaz hücre örnekleri aldık ve daha sonra insanları duygusal bir karşılık elde edilme olasılığı olan, önceden seçilmiş televizyon programlarını izlemeleri için evlerine yolladık - örneğin Pearl Harbor’ı yaşamış eski bir askere Japon hava saldırıları ile ilgili bir belgesel filmi izlettirdik. Kilometrelerce uzakta olsanız bile, bedenin dışındaki hücrelerin hâlâ hissettiğiniz duygulara tepki gösterdiğini bulduk.”

“Sınadığımız en büyük uzaklık yaklaşık beş yüz kilometreydi. Uzayın İçini ve Dışını Araştırmak kitabının yazarı astronot Brian O’Leary beyaz hücrelerini burada, San Diego’da bıraktı, sonra Phoenix’teki evine uçtu. Yolda her birinin zamanını dikkatlice kaydederek canını sıkan olayları dikkatle izledi. Bağlantılı olma durumu o uzaklıkta bile kalmıştı.”


                                                                                 “Tüm bunların anlamı…”

Yeniden gülerek araya girdi. “Evet, çok şaşırtıcılar. Bakterilerin, bitkilerin ve benzerlerinin birbirleriyle nasıl olağanüstü bir biçimde uyumlu olduklarını tekrar tekrar gösteren çekmeceler dolusu yüksek kaliteli anekdotumsu veriye sahibim. Ve insan hücreleri de bu temel algılama yeteneğine sahipler, ancak her nasılsa bu, bilinç düzeyinde kaybedilmiş,” dedi.

Kendi duyusuz halinin ve yakın zamanlarda yeniden uyanmamın doğrulanmasına gülümsedim. “Bilimsel topluluk sizin çalışmanızı nasıl karşıladı?” diye sordum.

“Rupert Seldrake gibi sınırlarda olan bilim adamlarının dışında, bu ilkönce alayla, sonra düşmanlıkla ve şimdi çoğunlukla sessizlikle karşılandı.

“İlk başlarda, temel algılamaya bilim tarafından gözden kaçırılmış olguları gördüğünü iddia eden bu çılgın adamın adını vererek gözlemleri belki değersiz veya önemsizmiş gibi gösterebilirler ümidiyle, ‘Backster Etkisi’ adını verdiler. Ad kaldı, ama temel algılama kolaylıkla akıldan çıkarılıp atılabilecek bir şey olmadığından, bu artık bir küçümseme terimi değil.”

“Bilim adamları tarafından yapılan başlıca eleştiri nedir?”

“Büyük sorun - ve bu genel olarak bilinç araştırması söz konusu olduğunda ortaya çıkan bir sorundur - tekrarlanabilirliktir. Gözlemlediğim olayların hepsi kendiliğinden olmuştu. Öyle olmak zorundaydı. Eğer onları önceden planlarsanız, onları çoktan değiştirmiş olursunuz. Tüm bunlardan şu sonuç çıkar: tekrarlanabilirlik ve kendiliğinden oluş birbirine uymaz ve bilimsel topluluğun üyeleri bilimsel metodolojide tekrarlanabilirliği aşırı önemsedikleri sürece bilinç araştırmasında çok fazla ileriye gidemezler.”

“Kendiliğinden oluş yalnızca önemli olmakla kalmaz, amaç da odur. Herhangi bir şey için öyleymiş gibi yapamazsınız. Eğer bir bitkiyi yakacağınızı söylüyorsanız, ama bunu kastetmiyorsanız hiçbir şey olmayacaktır. Ülkenin farklı bölgelerindeki insanlardan sürekli olarak bitki tepkilerine nasıl neden olacaklarını bilmek istediklerini duyuyorum. Onlara, ‘Özel herhangi bir şey yapmayın. İşinizi yapın; notlar alın ki daha sonra onları çizelge kayıtlarınızla karşılaştırın. Ancak herhangi bir şeyi planlamayın, yoksa deney işe yaramayacaktır,’ diyorum. Bunu yapan insanlar sık sık benimkine yakın karşılıklar alırlar ve sık sık bilim fuarlarında birincilik ödülü kazanırlar. Ancak biyoloji dersine girdikleri zaman onlara yaşamış olduklarının önemli olmadığı söylenir.”

“Bilim adamları birkaç kez benim tuzlu su karidesleriyle yapmış olduğum deneyleri yinelemeyi denediler, ama tüm bunlar metodolojik olarak yetersizlerdi. Deneyi otomatik hale getirmek zorunda olduklarını öğrendikleri zaman yalnızca bir duvarın öteki yanına geçtiler ve neler olduğunu izlemek için kapalı devre televizyon sistemleri kullandılar. Açık bir biçimde bilinçleri deneyden uzaklaştırmıyorlardı.”

Nadir bir olay olsa da, Cleve duraladı, sonra aniden ciddi bir biçimde, “Deneyi yaparken başarısız olmak öylesine kolay ki. Ve dürüst olmak gerekirse, bilim adamlarından bazıları başarısız olduklarında rahatlamışlardı, çünkü başarı, bilimsel bilginin özüne aykırı olacaktı,” dedi.

“Bilim insanları için önceden tahmin edilebilirlikten vazgeçmek, denetimden vazgeçmek zorunda olmaları anlamına gelir. Bu, Batı kültüründen vazgeçmek zorunda oldukları anlamına da gelir: bunun anlamı uygarlık kendi kabul edilebilirlik sınırlarını aşan kötü çevrebilimsel hareketlerin ağırlığı altında yıkılana dek böyle bir vazgeçiş gerçekleşemez,” dedim.

Başını salladı, ancak bunu, onaylamak için mi yoksa düşünürken mi yaptı emin değilim. Sonra, “Bu konuda diğer bilim adamlarıyla kavga etmekten vazgeçtim, çünkü deney başarısız olsa bile onların yine de bilinçlerini değiştiren şeyleri gördüklerini biliyorum. Yirmi yıl önce herhangi bir şey söylememiş olan insanlar bana sık sık, ‘Sanırım artık size yetmişli yılların başlarında yapmış olduklarınızla yaşamımı gerçekten nasıl değiştirmiş olduğunuzu kesin bir biçimde söyleyebilirim,’ diyorlar. Bu bilim adamları o zamanlar sorun çıkarma lüksüne sahip olduklarını düşünmüyorlardı; güvenilirlikleri ve böylece ödenek istekleri etkilenmiş olacaktı,” dedi.

Backster’ın anlattıklarıyla karşı karşıya kaldığımda seçme hakkına sahiptim. Sanırım bunlar çakallarla olan etkileşimlerimle ilgili olarak okuyucuların karşı karşıya kaldıkları seçme hakkıyla aynıydı. Benzer gözlemleri yapmış olanlar dışında herkesin yaptığı gibi, onun yalan söylediğine inanabilirdim. Söylediklerinin doğru olduğuna inanabilirdim ki bu, yaşamış olduğum her şeyi geçerli kılar, ancak bilimsel metotta bilinç, iletişim, algı ve benzerleri üzerine önyargılı düşüncelerin yanı sıra tüm tekrarlanabilirlik düşüncesinin yeniden çalışılmasını gerektirirdi. Veya onun mekanizme özgü bazı değişmez açıklamaları gözden kaçırdığına inanabilirdim. Tüm bunları ona söyledim. Sonra yalan makinesinde gevşek bir telin olduğu konusunda direten bir bilim adamının yazdığı bir raporu gördüğümden söz ettim.

“Araştırmayla geçen otuz bir yıl içinde tüm gevşek tellerimi buldum. Hayır, mekanizme özgü herhangi bir çözüm göremiyorum. Zihin gücü bilgisi ile uğraşan bazı kişiler katı cisimleri zihin gücü ile hareket ettirebilme sanatını iyi bildiğime - yani kalemi zihnimle hareket ettirdiğime inanıyorlar, ki bu oldukça iyi bir beceri olurdu. Ancak benim, deneylerin birçoğunu otomatik ve gelişigüzel hale getirdiğim, daha sonra çizelgeler ve video bantları üzerinde çalışana dek neler olduğunun fakında olmadığım gerçeğini gözden kaçırıyorlar. Geleneksel açıklamalar oldukça eskidi. Harper’s’da ileri sürülen böylesi bir açıklama statik elektrikti: eğer odanın içinde kavga ederseniz ve bitkiye dokunursanız, bir karşılık alırsınız. Ancak tabii ki gözlem süreleri sırasında bitkiye nadiren dokunurum ve her durumda karşılık tamamen farklı olurdu,” diye yanıtladı.

“Öyleyse, bitki tarafından yakalanan sinyal nedir?”

“Bilmiyorum. Her ne ise, sinyalin uzaklaştıkça yok olduğuna inanmıyorum. Eğer elektromanyetik olguyla uğraşıyor olsaydık, bu gerçekleşirdi. Bir bitkiyi alete bağlar, sonra cebimde gelişigüzel ayarlanmış bir kronometreyle yürüyüşe çıkardım. Saat çaldığında eve dönerdim. Uzaklık ne olursa olsun, bitki daima ters yöne döndüğüm anda karşılık verirdi. Ve Phoenix’ten gelen sinyal Brian O’Leary sanki yan odadaymışçasına güçlüydü.”

“Aynı zamanda kurşun kaplı kaplar ve başka materyaller kullanarak sinyali perdelemeyi denedik, ancak onu gizleyemedik. Bu da bana sinyalin aslında bir yerden başka yere gitmediğini, onun yerine kendisini farklı yerlerde gösterdiğini düşündürdü. Tüm bunlar, tabii ki bizi değişmez bir biçimde metafiziğe, maneviyata ait olan bölgeye ulaştırır. Örneğin, dua üzerine düşünün. Eğer Tanrıya yakarıyorsanız ve Tanrı galaksinin dışında uzaklarda bir yerdeyse ve duanız ışık hızında yol aldıysa, Tanrı’nın karşılık verebilmesinden çok uzun zaman önce kemikleriniz toprak olurdu. Ama eğer Tanrı - Tanrıyı nasıl tanımlarsanız tanımlayın - her yerdeyse duanız yolculuk etmek zorunda kalmazdı.”

Yıldızları ve çocukken onların bana verdikleri cesareti ve benim onlara verdiğim düşünceler ve anıları düşündüğüm kadar Tanrıyı düşünmemiştim. Cleve ve ben, her ikimiz de uzun bir an boyunca sessiz kaldık. İkimizin arasındaki masanın üzerinde duran ses kayıt aletine baktım ve makaraların yavaş yavaş döndüğünü gördüm. Yeniden yıldızların ilgisi üzerine düşündüm ve, “Temel algılama, bilincin köklü bir biçimde yeniden tanımlanmasını öneriyor,” dedim.

“Bilinç düşüncesi gibi insanların tekelinde olan bir şeyin kaldırılacağını mı kastediyorsunuz?” Bir an durakladı, sonra sözlerine devam etti: “Batı bilimi bilinçte beynin rolünü olduğundan fazla büyütür. Bütün kitaplar atomun bilinci üzerine yazılmıştır. Bilinç tamamıyla farklı bir düzeyde varolabilir. Uzaktan izleme, yani uzak bir yerden durumları tanımlama üzerine bazı oldukça iyi araştırmalar yapılmıştı. Bunların tümü bilincin özellikle beyinle bağlantılı olarak düşünülmemesi gerektiği düşüncesinin önemine işaret eder. Bu da kendimizi içine tıkılmaktan kurtarmamız gereken bir başka deli gömleğidir.”

Jeanette’in bana bir keresinde anlattığı başka bir öyküyü düşündüm. Rusya’nın kuzeyinde yaşayan yerli bir gruptan bir şamanla görüşüyormuş. Adam ona önceki yıl Karibu türü geyiklerin oldukça geç kaldığını anlatmış. Avlanmaya çıkanlar et bulamadan geri dönmüşler. Şaman transa girmiş ve sonrasında avcılara nereye gitmeleri gerektiğini söylemiş. Avcılar açıkça belirtilen vadiye gitmişler ve geyikleri bulmuşlar. Jeanette ona bir çevirmen aracılığıyla, “Onların nerede olduklarını nasıl bildiniz?” iye sormuş. Adam ellerini açık bir biçimde önünde tutmuş ve “Siz parmaklarınızın nerede olduklarını nasıl biliyorsunuz?” demiş.

Cleve sözlerine devam etti: “Beynin bellekle ilgilisi olabilir, ancak bu kadar çok anının orada biriktirilip saklanmadığı konusunda güçlü deliller gösterilebilir.”

Uyumada çektiğim güçlüğü, sonra aynı zamanda yüksek atlamayı düşündüm. “Atletizmde antrenman yapmanın bütün amacı kaslarda anılar oluşturmakmış gibi görünüyor,” dedim. Başını salladı ve genelde cansız oldukları düşünülen materyallerle çalışıp çalışmadığını sorarak bilinç üzerindeki sorgulamamı daha ileri götürdüm.

“Bazı şeyleri ufak ufak doğradım ve onları jelâtinimsi bir maddenin içinde asılı tuttum. Elektrik sinyalleri aldım, ama bunlar mutlaka çevrede olan biten herhangi bir şeyle bağlantılı değillerdi. Benim açımdan elektrikle ilgili bir örneği deşifre etmek için fazlasıyla acemice yapılmıştı. Fakat bilincin çok çok daha ileri gittiğinden şüpheleniyorum.”

“1987 yılında Missouri Üniversitesi’nde Dr. Sidney Fox tarafından yapılan bir konuşmayı içeren bir programa katıldım, sonra Miami Üniversitesi’ndeki Molekül ve Hücre Gelişmesi Enstitüsü ile birlikte çalıştım. Foc, canlı hücrelerle çarpıcı biçimde benzerlik gösteren özellikleri olan protein benzeri maddelerden gelen elektrik sinyallerini kaydetmişti. Kullandığı maddenin yalınlığı ve bunun sergilediği kendi kendisini organize etme yeteneği, bende yaşamla ilgili iletişimin bu gezegen üzerinde yaşamın gelişiminin en erken evrelerinde de varolduğu izlenimini uyandırdı. Tabii Gaia varsayımı - dünyanın içindeki bir dolu düzenlemeyle birlikte mükemmel çalışan büyük bir organizma olduğu düşüncesi - bununla hoş bir biçimde uyuşuyor. Varsayımı daha ileri götürmenin ve gezegenin kendisinin zeki olduğunu kabul etmenin, sınırları zorlama olacağını düşünmüyorum,” diye yanıtladı.

Çalışmasının dünyanın başka taraflarında nasıl karşılandığını sordum.

“Ruslar ve diğer Doğu Avrupalılar her zaman oldukça ilgili oldular. Ve ne zaman - Budist veya Hindu - Hintli bilim adamlarıyla karşı karşıya gelsem ve yaptıklarım üzerine konuşsak, bana üzüntülerini bildirmek yerine, ‘Sizi bu kadar zamandır durduran neydi?’ diye soruyorlar. Çalışmam Hinduizm ve Budizm tarafından benimsenen kavramların birçoğuyla oldukça mükemmel bir biçimde uyuşuyor.”

“Bizi bu kadar zamandır ne durduruyor?”

“Eğer gözlemlediğim şeyler kesinlikle doğruysa, yaşamlarımızı üzerine kurmuş olduğumuz teorilerin birçoğu üzerinde tam bir ‘yeniden çalışmak gerektirir’ korkusunu yaşıyoruz. ‘Eğer Backster haklıysa başımız dertte,’ diyen biyologlar tanıyorum. Temel varsayımları böylesine sorgulamaya kalkışmak bile belli bir karakter ve kişiliği gerektiriyor. Batılı bilimsel topluluk ve aslında hepimiz zor bir noktadayız, çünkü varlığımızın şimdiki şeklini sürdürme adına müthiş bir bilgiyi görmezden gelmek zorundayız. Ve tüm bu zaman zarfında daha fazla bilgi toplanıyor. Örneğin, Rupert Sheldrake’in köpeklerle yaptığı çalışmayı duydunuz mu? Hem köpeğin beslendiği eve hem de besleyen kişinin işyerine zamanı da kaydeden bir kamera yerleştiriyor. Keşfettiği şey şu: insanlar işten eve her gün farklı bir saatte de dönseler, kişinin işyerinden ayrıldığı anda, evdeki köpek kapıya yöneliyor.

“Bilim adamları bile yaşamla ilgili iletişim fenomeninde tümden hataya düşüyorlar. Yalnızca uzun bir zaman için bu ‘gevşek tellerin’ neden olduğu bir sonuçmuş gibi yapmaya devam edebiliriz. Böylesine açık bir biçimde orada olan bir şeyi sonsuza kadar yadsıyamayız.”

Bir onayı almak iyiydi, ama Backster’a güvenmek istemiyordum. Yalan söylüyor olabilirdi veya deli olabilirdi. Sadece öykünün tutarlı olması gerçeği, kesinlikle doğru olduğu anlamına gelmez.

Akşam yemeğine gittik ve sonra ben uzun bir yürüyüşe çıktım. Döndüğümde geç olmuştu ve Cleve, üzerinde yatmam için bodrum katındaki yastıkları düzenledi. Huzursuz bir biçimde uyudum. Oda fazlasıyla büyüktü, fazlasıyla yabancıydı ve birçok köşesi ve kapısı vardı. En sonunda uyku tulumumu çekerek yandaki küçük bir odaya götürdüm, bir kapıya sandalyeyle ve diğerine de ayağımla barikat kurdum ve uyuklamaya başladım.

Cleve beni erkenden uyandırdı ve laboratuara geri döndük. “Backster Etkisini” kendim görmek istiyordum. Bir bitkiyi alete bağladı ve ben kağıdın kayıt cihazından uzayıp gitmesini izledim. Hisettiğim herhangi bir şey veya söyleşi ile kalemin hareketi arasında bir ilişki kuramıyordum. Kedilerden biri bitkiyle oynamaya başladı. Kalemin gidip gelirken yaptığı salınım büyüklüğü açısından artmış gibi görünüyordu, ancak ben emin olamadım. Gönülsüz bir biçimde bitkiyi yakmayı önerdim. Bitkiden karşılık gelmedi. Cleve karşılık verdi: “Bunu gerçekten yapmayı istediğini sanmıyorum ve ayrıca bunu yapmana ben izin vermezdim.”

Laboratuarın bir başka bölümüne gittik ve o, steril bir deney tüpünün içine yoğurt koydu, sonra içine bir çift steril altın elektrot batırdı. Yeniden konuşmaya başladık. Kalem aşağı yukarı kıpır kıpır kıpırdanıyordu ve bir kez daha tam Cleve’in söylediği bir düşünceye katılmadığımı söylemek için ağzımı açıp soluğumu içime çektiğimde yeniden hareket eder gibi göründü. Ancak emin olamadım. Bir şey gördüğümüz zaman onun gerçek olup olmadığını nasıl anlarız? Yoksa onu, yalnızca, inanmayı çok istediğimiz için mi görürüz?

Cleve binanın başka bir yerindeki işlerini yapmak üzere ayrıldı. Yoğurdun elektriksel karşılığını gösteren çizgi anında düzleşti. Ormanların ağaçlardan yoksun bırakılmasını ve bunun için yasa koyan politikacıları, kötü muamele ile karşı karşıya kalan çocukları ve onlara bunları yapanları düşünerek öfkemi kabartmayı denedim. Çizgi hâlâ düz. Cleve’in ileri sürdüğü gibi, ya bir duyguyu düşünerek bir şeyler hissetmeye çalışmanın önemi olmuyordu veya bu bir düzmeceydi. Belki de başka bir şeyler korkunç bir şekilde yanlış gidiyordu. Belki yoğurt benimle ilgilenmiyordu. Kendi ilgimi kaybederek laboratuarda dolaşmaya başladım. Gözlerim bir takvime takıldı. Daha yakından inceleyince bunun gerçekte bir gemicilik şirketinin reklâmı olduğunu gördüm. Reklâmcılığın her yerde görülebilirliği karşısında birden kabaran bir öfke duygusu hissettim. Sonra ayrımına vardım - kendi kendine olan bir duyguydu! Çizelgenin yanına koştum ve öfkeyi hissettiğim ânla bağlantılı olarak grafiklerde ani bir sivri uç gördüm. Sonra düz çizgi. Ve daha fazla düz çizgi. Ve daha fazla… Yeniden laboratuarda dolaşmaya başladım ve yeniden bir duyguyu harekete geçiren bir şey gördüm. Bu insanların gen haritasının gösteren bir posterdi. İnsan Geni Değişim Projesini düşündüm. Bu, birçok yerli insanın ve dostlarının soykırımsal çağrışımlarından ötürü nefret ettikleri çok büyük ölçekli bir çalışmaydı (Backster çalışmaya katılmamıştı ya da özellikle programın bir hayranı değildi. Daha sonra keşfettim ki sadece poster hoşuna gidiyor). Hareket etmeye başladığım saniyelerden önce birden kabaran bir başka öfke, çizelgede bir başka hamle ve grafikte bir başka sivri uç…

En sonunda Cleve geri geldi. İçimde saklı olan bilim adamı bile mutluydu. Bu uyum sağlama olayını daha önceden açık arazide yaşamış, bunu çakallarla, köpeklerle, ağaçlarla ve yıldızlarla birlikte hissetmiştim. Ve şimdi bunu laboratuarda görmüştüm.

Kaynak: www.yabanil.net/?p=124#more-124

Hazırlayan: Serhat "Elfun" Demirkol

Ayrıca Bkz:
Bitkiler Kardeşçe Yaşıyor
Bitkiler Özel İletişim Ağları İle "Konuşuyorlar"
.