1 Mayıs 2014 Perşembe

Ağaçların ve Bitkilerin Titreşimleri Sağlığımıza İyi Geliyor

 
“Bir ağaç gibi dimdik durarak, tek başına ve kıpırdamadan İçinde olan biten her şeyin iç organların ve kaslarındaki tüm içsel değişimlerin anlayışına erişirsin. Sürekli uygulama yaparak, doğan tepkileri duyumsarsın. Hep duyumsarsın; bu sürüp gider. İşte sana yol: Ne kadar ilerlersen ilerle, Keşfedilecek harikaların sonu hiç gelmeyecek.”

Lao-Tzu  İsme Tıklayınız
 
Matthew Silverstone bilimsel olarak ağaçların ve bitkilerin vibrasyon yani titreşimlerinin insan sağlık kalitesini yükselttiğini kanıtladı.

Araştırmalar sadece bir ağaca dokunmanın değil, onun çevresinde bulunmanın bile iyileştirici olduğunu söylüyorlar.

Örnek olarak;
- Selvi ve sedir ısı azaltmak ve yin enerjisini beslemek için
- Söğüt ,yüksek kan basıncı azaltmak için ,idrar yolu ve mesaneyi güçlendirmek için
- Karaağaç zihni yatıştırmak ve mideyi güçlendirmek için
- Akçaağaç,ağrıyı azaltmaya yardımcı
- Keçiboynuzu ağaçları iç ısı dengesine yardımcı olur.
- Hint inciri ağaçları,kalp temizlemek ve vücuttan nemi uzaklaştırmaya yardımcı olur.
- Köknar şişmeyi azaltmak ve kırık kemiklerin daha hızlı iyileşmesi için
- Dikenler, sindirime yardımcı ,bağırsakları kuvvetlendirir ve kan basıncını azaltır.
- Ginkgo Biloba, mesane güçlendirmeye yardımcı ve kadınların idrar sorunlarını giderici
 
Onlarla çalışmak için uygun bir ağaç bulmak amacıyla ormanlara kadar gitmek şart değildir . Etrafınızdaki erişilebilir ağaçlar yeterli olabilecektir.
 
 
Ağaç ile olan bu uygulama için günün en iyi zamanı sabahtan öğleye kadar olan süredir.

Ağaç ve bitkilerin bizim bizim psikolojimizi nasıl etkilediği sorusuna verilecek yanıt da bir hayli basit aslında. Her şeyin bir titreşimi olduğunu biliyor ve kabul ediyorsak farklı titreşimlerin bizim biyolojik davranışlarını etkilediğini de kabul etmek zorundayız.
 
Son zamanlarda yapılan bir araştırma 10HZ titreşimli bir bardak su içmenin kan dolaşım seviyesinin düzelttiğini gösteriyor. Aynı şey ağaçlar için de geçerli, bir ağaca dokunmak onun farklı titreşimiyle temas etmek bizim bedenimiz içindeki biyolojik davranışlarımızı etkiliyor.
 
 
Bütün bu araştırmalar gösteriyor ki bir ağaca sarılmak hiç de çılgın bir fikir filan değil.
 
Bir rapora göre ‘yeşil, açık alanlar zihinsel hastalıkların iyileştirilmesinde anti-depresan ilaçlar kadar etkili olabilirler’.
 
Örneğin, Tao ustası Mantak Chia’nın ‘Cosmic Tree Healing Qigong’ yani Çikong’un Kozmik Ağaç Terapisi adlı kitabında, ağacın aurası yani enerji alanı ile nasıl bütünleşilebileceğini yazıyor.
 
Chia ağacın yaşamsal gücünün bedenin hastalığını ya da negatif enerjisini nasıl pozitife çevirebileceğini anlatıyor.
 
Ağaçla bağlantı kurduğunuzda kendi fiziksel ve duygusal şifanızı kolaylaştırıyorsunuz.
 
Taocu teoriye göre ağaçlar Yeryüzü enerjisini en iyi alabilen ve onu Kadiri Mutlak enerjiyle birleştirebilen yaratımlar Ağaçlar ve bütün bitkiler ışık frekanslarını alma ve bunu fiziksel dünyaya yiyecek olarak dönüştürme kapasitesine sahipler. Aynı şeyi enerjetik besinler için de yapabiliyorlar.
 

Taocu görüşe göre ağaçlar sürekli meditasyondalar ve bu onların doğal durumu.
 
Bir başka ilgi çekici labaratuar çalışması ise İtalya’da Damanhur’da yapılmış. Bu barışçı ekoköy de ağaçların şarkı söylediği tespit edilmiş. Evet yanlış duymadınız ağaçlar şarkı söylüyorlar.
 
1976 yılından beri Damanhur’da bazı aletlerle yaprakların ve köklerin elektromanyetik değişimleri kaydediliyor ve sonra bunlar seslere çevriliyor.
 
İlginç olan yan ise bu ağaçların bir tür geri dönüşüm mekanizmasıyla kendi elektirsel tepkilerini kontrol etmeleri ve bir tür farkındalık geliştirerek müzik türlerini seçmeleri.
 
Damanhur’daki şarkı söyleyen ağaçlar o denli insanları büyülemiş ki insanlar ‘Ağaç Konserleri’ düzenlemeye başlamışlar ve müzisyenler ağaçlar tarafından yaratılan müziği çalmaya başlamışlar. Bu 15 dakikalık video tam da bunu anlatıyor.
 
 
 
Can Cuang (Dikili Kazık Duruşları, Ağaç Duruşları) (İngilizce Yazılışı: Zhan Zhuang) : Ağaç duruşları, Kök salma ve Demir Gömlek duruşlarıdır.
 

Enerjiyi dönüştürüp topraklayarak yer küreye kök salma anlayışı ile yapılan çalışmaları kapsar
Sözcük anlamı ‘bir ağaç gibi ayakta durmak’tır.
 
Ağaç duruşları, ruhu ve bedeni eş ölçüde eğiten az sayıdaki çigong sisteminden birisidir.
 
Ağaç duruşlarının kökeni Çin’de antik çağlara kadar geri gitmektedir. Diğer çigong sistemlerinde olduğu gibi ağaç duruşları da farklı aile ve gruplar içinde gizlice çalışılmaktaydı.
 
Ön hazırlık çalışmalarından ve aslen statik duruş çalışmalarından meydana gelir. Dahili çigong veya Neigong denilen gruba giren bir alıştırmadır. Savaş sanatları ve sağlık geliştirme amaçlı kullanılır.
 
Cigong veya Çikung, belirli fiziksel duruşlar ve beden hareketleri ve/veya hayalle birleştirilen nefes tekniklerini kullanarak bedenin enerji dengesini düzenleyen Çin tıbbının ve savaş sanatlarının bir parçası olan Çin kaynaklı biyoenerjetik/enerjetik egzersizlerin genel başlığıdır.
 
Cigong bedendeki çeşitli sistemleri optimum fonksiyon halinde tutarak vücudun doğal sağlık durumunu yeniden oluşturmasıyla Alternatif tıp uygulamalarının arasında yer almaktadır.
 
Kelime, yaşam enerjisi anlamına gelen Çi ile çalışma ve inceleme anlamına gelen etkinlik yani gong (ya da Kung /Kung Fu/ kelimesindeki kung ile aynı) kelimesinin biraraya gelmesinden türetilmiştir.
 
Cigong, vücudun enerji akışını güçlendirip düzenleyen bir enerji çalışmasıdır.
 
Yaşam enerjisini arttırıp meridyenlerdeki tıkanıklıkları açmak, rahatsızlıkları iyileştirmek, bağışıklık sistemi ve iç organların güçlendirilmesi, fiziksel güç ve dayanıklılığın artırılması için çalışılır.
 
Her yaş ve sağlık durumuna uyarlanabilen Çigong´un ilk aşaması “Ağaç Duruşları”dır.
 
Ağaç Duruşları sırasında enerji toplayıp vücudun enerji merkezleri güçlendirilirken meridyenler açılır, metabolizma hızlanır ve solunum derinleşir. Bu duruşlar sayesinde beden güçlenir ve daha verimli çalışır, doğal beceriler gelişir, farkındalık artar.
 
Hareketli Çigong çalışmalarıyla da Ağaç Duruşları sırasında toplanan enerji çeşitli amaçlar için kullanılır.
 
Cigong nefes kapasitesini, kan dolaşımını, kalp-damar sistemini ve eklemleri güçlendirir, kemik erimesinden korur, alyuvarlar ve akyuvarlar sayısını arttırır, eklem iltihabı, anjin ve kardiyovasküler rahatsızlıkların tedavisini destekler, uykusuzluk, migren, konsantrasyon bozukluğu ve irritabilite semptomlarını, baş ağrısı, sersemlik ve yorgunluk şikayetlerini azaltır, rahatlık ve sağlık hissi verir.
 
Ağaç duruşlarının Batı’da tanınmasını sağlayan kişi ise Yu Yong Nian’ın öğrencisi olan Lam Kam Chuen olmuştur.
 
Lam Kam Chuen ağaç duruşlarının anlatıldığı “The Way of Energy” kitabının da yazarıdır.
 
 
Ağaç duruşları adından da anlaşılacağı gibi hareketsiz, belirli bir duruş pozisyonunda bekleyerek gerçekleştirilir.
 
Herhangi bir hareketin olmayışı sebebiyle yeni başlayanlar için fiziksel ve zihinsel olarak zorlayıcısı olabilen ağaç duruşlarının çok sayıda biçimi olmasına karşın ‘sarkıtma’ ve ‘top tutma’ duruşu adlarıyla geçen iki biçimi en temel eğitimidir.
 
Duruşlar durdurucu kasları eğitip merkezî denge hali yaratır. Hiç kıpırdamadan büyük bir iç güçle durmak ve özellikle bacakların toprağa çakılı birer kazık gibi güçlenmesi duruşların yarattığı olağan hallerdendir.
 
Ruhu ve bedeni eş ölçüde geliştiren nadir çigong alıştırma sistemlerindendir.
 
Yaşam gücünü arttırıp dağılım ve dolaşımını iyileştirerek uygulayıcıyı özel güç yetenekleriyle donatır. İyileştirme alanında insanın yaşam gücünü hastaların ve gereksinim duyanların hizmetine sunmasına olanak verir.
 
Avuçlardan çıkan güçlü yaşam enerjisi hasarlı alanlarda onarım işlevi görür.
 
Savaş sanatlarında ise duruşların özel biçimleri de çalışılır. Savunma ve saldırı için büyük güçler geliştirilir. Ağaç duruşları özellikle yi çüen ya da şeng çüen adlı savaş sanatının temel eğitimini meydana getirir. Çok uzun süreli ayakta duruş çalışması yapılır.
  1. Tıp alanında yüksek tansiyon, baş ağrıları ve dönmeleri, şizofreni, beden farkındalığı yitimi, kireçlenme, bronşit, sarılık, karaciğer sertleşmesi, dışkı atımını kontrol edememe ve şeker hastalığı tedavilerinde başarıyla kullanılır.

    Hazırlayan : H.T.Reis

22 Kasım 2013 Cuma

Ragnarök; Vikinglerin Kıyamet Günü

Vikinglerin dünyaya biçtiği ömür 22 Şubat 2014'te son buluyor.

Bilinen 185. kıyamet iddiası Viking kıyameti Ragnarok oldu. Viking Mitolojisine göre Kıyametin 22 Şubat'ta kopacağı iddia edildi.

"21 Aralık"ın Roma İmparatorluğu'ndan bu yana ortaya atıldığı bilinen 184'üncü Kıyamet senaryosu idi. 185. Mitoloji kökenli yeni kıyamet iddiası ise 2014'ün Şubat ayı için ortaya atıldı.

Maya takviminin ardından bir başka kıyamet senaryosu Avrupa'nın kuzeyli ırkı Viking efsanelerinden geldi. Hesaplara göre Vikinglerin dünyaya biçtiği ömür 22 Şubat 2014'te son buluyor.

Norvik Viking Enstitüsü'nden Danielle Daglan, İngiltere'de yayımlanan Daily Mail gazetesine verdiği röportajda kadim Viking mitolojisinde 'Ragnarok' olarak bilinen kıyamet gününe 3 aydan az bir zaman kaldığını belirtti.


Efsaneye göre o günde dünya, taşan denizler gibi felaketlerin etkisiyle yok olacak. toprak ve gökyüzü zehir ile boyancak ve deniz şaha kaldırılacak.

Kıyamet öncesinde, üç dondurucu kış birbirini takip edecek.

Boynuzdan yapılmış boru sesi duyulacak. Odin savaş meynında oğulları tarfından aranırken kurt Fenrir tarafından öldürülecek.

Dünyada tüm ahlaki değerlerin yok olacağı, savaşların ardarda yaşanacağı günlerde kopacak kıyamet öncesinde; kuzey mitolojisindeki inançlara göre; her yerde savaş ve ölüm olacak.

Skoll güneşi ve Hati'de ayı yutacak.

Gullinkambi tanrılara doğru ötecek ve ejderharları çağıracak.

Jormungand ve Fenris serbest kalacak ve Jormungand Thor tarafından öldürülecek fakat Thor'u zehirleyip onun ölümüne sebep olacak.

Vidar Fenris'i öldürecek.

Garm ve Tyr birbirlerini öldürecek.

Fenrir,Odin'i öldürecek.

Heimdall ve Loki dövüşecek ve birbirlerini öldürecek.

Sonrasında Dünya ateşler içinde yanacak.

Yıldızlar gökyüzünden kaybolacak ve Dünya evrende sonsuz bir karanlığa gömülecek.

Bazı tanrılar sağ kalacak diğerleri ise yeniden doğacak.

Sonunda nefret ve keder kaybolacak ve kalan Lif ve Lifthasirler mutlu bir şekilde yaşayacak...

http://en.wikipedia.org/wiki/Ragnarök

.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Aşûra

Aşûra / Noah's Pudding

İbranice: עשוראא
Farsça: عاشورا
Arapça: عاشوراء

Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının onuncu günüdür.

Bu günde birçok önemli olay meydana geldiğine inanılır ve bu güne kıymet atfedilir.
Aşura İbranice'de 10 manasına gelen "aşara" kelimesinden türemiştir. עשרה - asara – 10
Sözcüğün Sâmî diller arasında ortak bir sözcük olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, sözcük (ve gün) Musevilik inancında Büyük Kefaret Günü için kullanılmıştır.

Aşuraya atfedilen bazı olaylar:

-Âdem'in işlediği günâhtan sonra tövbesinin kabul edilmesi,
-İdris'in diri olarak göğe yükseltilmesi,
-Nuh'un gemisinin tufandan kurtulması,
-İbrahim'in ateşte yanmaması,
-Yakup'un oğlu Yusuf'a kavuşması,
-Eyyub’un hastalıklarının iyileşmesi,
-Musa’nın Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı firavun'dan kurtarması,
-Yunus’un balığın karnından çıkması,
-İsa'nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesi.
-Hüseyin bin Ali ve beraberindeki 72 kişinin hicri 61'de Muharrem'in onuncu gününde (10 Ekim, 680) Kerbelâ'da Yezid'in ordusunca katledilmesi.

Nuh Büyük Tufan'dan sonra karaya ayak bastığında elinde kalan son malzemelerle bu tatlıyı yapmıştır. Temel olarak su, buğday, nohut, toz şeker, kurufasulye, pirinç kullanılarak yapılır. Süsleme amacı ile ceviz, çam fıstığı, badem, nar, susam ve tarçın gibi kuruyemiş, meyve ve baharatlar kullanılır. Tarifi hiçbir hayvansal ürün içermemesi itibariyle vegandır.


Musevilerin de bu günü oruçla geçirdikleri, İslam peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın bu günde oruç tutmayı tavsiye ettiği, Yahudilere benzememek açısından orucun Aşure günü ile bir gün öncesi veya bir gün sonrası ilâve edilerek tutulması gerektiğine inanılır.

Alevîlerde, Hüseyin'in Kerbelâ'daki acısı başta olmak üzere On iki İmamların acılarını anmak ve anlamak için Muharrem Mâtemi tutulur. Muharrem Matemi'nin amacı: Bu türlü acıların bir daha yaşanmaması için gerekli olan insanlık değerlerini ve Alevî öğretisini özümsemektir.

Matem süresince bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez, kurban kesilmez ve et yenmez. Matem boyunca hiçbir canlıya eziyet edilmez. Kimsenin kalbini kırmamak, dili ile kimseyi incitmemek, kimse hakkında dedikodu yapmamak Mâtem Orucu'nun temel ilkesidir. Sağlığı yerinde olanlar oruç tutarlar.

Matemden amaç, kendine eziyet yapmak değil, kötülük ve katliamların bir daha olmaması adına anmak ve unutmamaktır. Kerbelâ katliamında hasta olması nedeniyle İmam Zeynel Abidin'in kurtulması ve Ali'nin soyunun devam etmesi nedeniyle de Allah'a şükredilir. Bu nedenle Muharrem mâtemi, aşûre geleneği ile biter. 12 gün orucun ardından Aşûre Günü yapılır. 12 değişik malzemeden oluşan aşûre yenilir ve dağıtılır.

Şiî inancında Aşûre Günü'ne, diğer İslam mezheplerinin atfettiği önemin dışında bir önem verilir. İnanca göre Şiîlik'te önemli bir figür olan İslam peygamberi Muhammed'in torunu İmam Hüseyin Kerbelâ'da muharrem ayının onuncu gününde şehit edilmiştir. Muharrem ve Safer aylarını matem ayları olarak kabul ederler. İki ay boyunca düğün ve benzeri eğlenceler yapılmaz, mâtem günlerinde taziye meclisleri düzenlenerek mersiyeler okunur, ihsan yemekleri verilir.

Türkiye'deki en büyük anma merasimi İstanbul Halkalı'daki Aşura Matem Merasimi'nde yapılır. Bu tören Aşura gününü en iyi şekilde anlatması yönünden UNESCO tarafından en iyi Aşura Merasimi seçilmiştir; ayrıca törende yapılan Aşura tiyatrosunun ve izleyicinin sayısı bakımından da Guinness Rekorlar Kitabına girmeye aday olmuştur.

Anadolu'da çeşitli hububatlardan pişirilen, Aşure Nuh tufanı ile ilgili bir rivayet dolayısıyla yapılır. Rivayete göre gemidekilerin yiyecekleri tufan boyunca bitmiş, erzak çuvallarının dibinde kalan az miktardaki yiyecekler tek bir kazan içerisinde birleştirilerek yemek yapılıp yenmiştir.

Aşure, Ermeni ve Rum kültüründe de vardır. Ermeniler, 6 Ocak'ta "anuş-abur" yaparken; Rumlar, buğday, kuru üzüm ve bal ile yaptıkları "koliva"yı kilise kapısında dağıtıp ortasına bir mum diktikleri bir tabakla mezarın başına yerleştirmektedirler.

http://en.wikipedia.org/wiki/Day_of_Ashura
.

24 Mayıs 2013 Cuma

Yaşam Alanlarımızda Elektromanyetik Kirliliği Azaltmak


Çalışma alanlarımız ve çocuklarımızın odalarındaki elektromanyetik kirlilik yeni ekipmanların eklenmesiyle gittikçe artmakta. Bu kirliliği hayatımızı kolaylaştıran aletlerden ödün vermeden nasıl azaltabiliriz ?

-Biligisayarlar

Biligisayarlar, yazıcılar, güç üniteleri, harici diskler gibi cihazlar görece düşük oranda elektromanyetik dalgalar yayarlarda bu cihazları 70 • 80 cm uzağınızda tutmakta yarar vardır. Ekranların yaydığı elektromanyetik alan İsveç standartı olan TCO sertifikasyonu sayesinde sınırlandırılmıştır. Katotlu ekranlara oranla LCD ekranlardan yayılan dalgalar daha da zayıftır. Pratik bir kullanım sağlayan taşınabilir bilgisayarları diğer adlarıyla dizüstü bilgisayarlarını diz üzerinde kullanmamakta fayda vardır. Dikkat edilmesi gereken başka bir konu da bilgisayarın topraklı prize bağlı olması konusudur; aksi taktirde yayılan elektromanyetik alanın etkisi 10 kat artar.  

-İnternet ve ağ

Wifi ve cep telefonlarının yaydıkları dalgalar aynı frekanstadır ama telefonlardan farklı olarak modemler açık kaldıkları sürece ektromanyetik kirlilik yaratırlar. Bu zararlı dalgaların kapsama alanı 3 ila 6 metreye kadar varabilmektedir. Yan odalar da duvarlarda kullanılan malzemeye bağlı olarak az çok bu dalgalardan nasiplerini alırlar. Bu konuda yapılması en uygun şey modemin wifi özelliğini iptal ederek (makalenin sonuna bakınız) kablo bağlantı moduna dönmektir. Bir rutör sayesinde bir modeme 20 metre mesafede bağlantı kalitesinden ödün vermeden birçok bilgisayar bağlamak mümkündür.

Dalga etkisi daha düşük olsa da Bluetooth teknolojisiyle çalışan ve benzer dalgalar yayan lüzumsuz klavye ve fare modellerinden de kaçınmakta fayda vardır.


-Telefonlar

Kablosuz merkezi tip telefonlar cep telofonlarnın yaydıkları dalgalara çok benzeyen dalgalar yayarak çalışırlar. Bu dalgaların etkileri daha düşüktür ama telefonun merkezi daimi olarak bu dalgaları yaymaktadır. Dolayısıyla bu zararlı dalgalara daimi olarak maruz kalınır. Yapılacak en iyi şey kablolu telefona dönmektir. Geliştirilmekte olan DECT teknolojisi sayesinde santralden manyetik dalga yayılımı yalnızca konuşma sırasında gerçekleşmekte ve telefonların da etkisi kullanım ihtiyacına göre düşürülmekte. Böylece maruz kalınan zararlı dalga oranı azalmakta ama yine de göz ardı edilemeyecek oranda dalgaya hala maruz kalınmaktadır.

Faks cihazından yayılan dalgalardan kaçınmak için cihazla aranızda yaklaşık 1m 20cm mesafe bulunmalıdır.

-Çoklu prizler ve güç birimleri

Elektrikle çalışan cihazları kullanmadığımızda tek düğmeyle kapatmamızı böylece bekleme durumunun getirdiği elektrik tüketiminden kaçınmamızı sağlayan ve önemli ölçüde elektromanyetik alan oluşturan kablolu merkezi çoklu kontrol prizlerini nasıl konumlandırmalıyız?

Bu prizleri masanın üzerine koymaktan kaçının çünkü tahta iyi bir iletkendir ve dalgalar böylece tüm yüzeye yayılırlar.

Bu kontrol sistemlerini ve güç ünitelerini yere yakın olacak şekilde duvara monte edin.

Başka bir çözüm de bu sistemleri üzerleri kapanacak şekilde monte etmektir. Dönüştürücüleri ayaklarınızdan en az 60 uzağa yerleştirin çünkü bobinleri manyetik alan oluşturacaktır.

-Çalışma lambaları

Bir lambanın oluşturduğu elektromanyetik alan herşeyden önce lambada kullanılan malzemelere bağlıdır. Çalışma alanlarında kullanılan birçok lambanın oluşturduğu bu alan lambanın ampulünden bağımsız olarak kuvvetlidir. Akımı kesen anahtarın kapalı olduğu durumlar hariç sönük olduğunda bile ampul elektrik bir alan oluşturmaktadır. Metalik ampuller daha da çok elektrik alan oluşturmaktadırlar ama metal kısma bağlı bir toprak teli elektromanyetik alanın etkisini nötralize edecektir.

Yerden kontrollü halojen lambalardan kaçınmakta yarar vardır çünkü bunlar iki yerden elektromanyetik alan oluştururlar. Anahtarın konumuna bağlı olarak lamba sönük olduğunda bile dalga yayılımı sürüyor olabilir. Güvenlik mesafesi yaklaşık 70 cm’dir. Bu tip lambaların masa üzerinde durmamaları gerekir.

Kaynak : organikoop

Ayrıca Bkz : Elektromanyetik Alanların Sağlığımıza Etkileri

.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Paul Auster / Mr. Vertigo - Yükseklik Korkusu


1994′de ilk basımı gerçekleştirilen bu kitap beni nedense hayli etkilemişti. Geçenlerde ikinci kez okuma lüksünü verdim kendime. Farkettim ki; beni o kadar çok etkilediğini düşündüğüm romanın duygusal olarak hoşuma gitmeyen kısımlarını hafızamdan silmişim veya hiç kaydetmemişim. İyiki de okumuşum; bu sayede hem kendimi, hem de kitabı tekrar analiz etme imkanım oldu. Zira bu kitabın önemli özelliklerinden biri analiz. Bu kitabın bir kısmını çok net hatırlarken, neden bir kısmını hiç okumamış gibi unutmuşum, hatırladıklarımın ve unuttuklarımın önemi ne, bende nasıl bir duygu oluşturmuş, neleri çağrıştırmış diye düşünmemi sağladı. Auster, işte bu şekilde, nerdeyse kahramanın her önemli hareketini bir psikiatrist edasıyla kahramanın kendisine analiz ettirmiş.

Kurgu insanın gerçeklik algısını değiştirebilecek kadar sağlam. Bir gün görüştüğüm bir yazar “romanın güzel ve iyi roman olmasını sağlayan en önemli  özelliğinin, okura kitapta yazanları gerçekmiş gibi hissettirmesi” olduğunu söylemişti. İşte bu roman o gerçeklik algısını muhteşem şekilde hissettiriyor.

Roman kahramanı hikayenin başında 9 yaşında olup, anası, babası ölmüş ve zalim bir dayı elinde sokaklarda dilenerek büyüyen bir çocuk; Walter. Romanın duygusal kahramanı olan Yehudi ise çocuğu Saint Louis sokaklarında bulup, ona kendisiyle gelirse, uçmayı öğretme sözü veren bir Macar sihirbaz. Mekan, 1920′lerin sonundaki Amerika. Amerika diyorum çünkü hikaye hakikaten, biraz abartırsam, Amerika’nın tüm şehirlerinde geçiyor. Kahraman her Auster romanında olduğu gibi bir beyzbol ve şehir fanatiği. Walter’ın uçmayı öğrenme esnasında iki kahramanın birbiriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki, kişiliğinin temellerini atıyor. Sevgi ve güven, kaybetme korkusuyla birleşiyor. Walter önce uçmayı öğreniyor, ardından her geçen gün bir bir elindekileri önce kaybediyor, sonra başka değerler kazanıyor. Zaten hikaye eden kişi de, hikayede kitabı yazan da Walter. Sanırsınız Auster  sadece ismini vermiş kitaba. O kadar gerçek anlatmış ki, Walter arada kendini kaybedip hızla ileri tarihlere gidince, kahramanı durdurup “nerde kalmıştık” dedirterek anlattığı güne geri döndürüyor. İç hesaplaşma gibi kendine neyi, nasıl, neden yaptığını sorgulatıyor. Bir çocuğun, bir ergenin, bir kadının, bir erkeğin duygularını olağanüstü bir empatiyle resmediyor. Gören de Auster aynı anda hem bir erkek, hem bir kadın, hem bir çocuk, hem de bir ergen zanneder.



Yükseklik Korkusu’nda amcası tarafından bir çingeneye satılan Walt RİPLEY'in yaşadıkları anlatılıyor.

Adına büyümek adını verdiğimiz zorlu süreç bu çocuk için daha da zorlu geçiyor.Büyürken düşlerini de gerçekleştiren kahramanımız,bu düşlerin ağır bedelleri olduğunun farkına geç varıyor.Walt uçmayı öğreniyor.Gerçekleşen büyük düşlerin büyük bedelleri de ödeniyor.

Fantastik öğeler içeren kitap,Amerika’nın gerçeklerini de yansıtmayı ihmal etmiyor.Anlatılanlar her ne kadar mantığa aykırı olsa bile, belki uçmak çoğu kişinin hayali olduğundan,okurken insan olaylar için gerçekten olmuş hissine kapılıyor.

Yirmili yıllarda, Amerika'nın St. Kouis kentinin sokaklarında dilencilik ayaparak yaşamaya çalışan dokuz yaşındaki kimsesiz Walt Rawley, gösteri dünyasında çalışan Macar asıllı Yehudi Usta'nın dikkatini çekip onun koruması altına girince bütün yaşamı değişir.

Bu cin gibi, azimli ve bıçkın çocuğu, Yehudi Usta hamur gibi yoğurur ve kafasındaki planları gerçekleştirecek olağanüstü bir tip yaratır ondan. Walt on iki yaşına geldiğinde, inanılmaz bir beceriye kavuşmuş, sıradan bir sokak çocuğuyken, Harika Çocuk Walt olmuştur.

Bir yandan da toplumdışı, marjinal insanlarla dolu bir dünyanın kapıları açılmıştır önünde. En ufak bir eğitim görmediği halde  Yehudi Usta'nın dostları sayesinde okuma-yazmayı da öğrenir. Yetişkinliğe adım attıktan sonra Walt'ın içinde yaşadığı görkemli günler sürecek midir? Her izleyeni büyüleyen inanılmaz becerisi neye dönüşecektir?

Sokak çocuğu Walt'ın dokuz yaşından başlayıp yaşlılık yıllarına kadar iniş-çıkışlarla dolu, renkli yaşamını anlatan ve onun kişiliğinde insanın kimlik sorununu ve düşleri gerçekleştirmek uğruna ödenen bedelleri irdeleyen Paul Auster'ın bu hareketli romanı, birbirine bir baba ile oğuldan daha yakın olan iki kişinin serüveni olduğu kadar, bir hırsın ve bir mucizenin de romanı.

Rastlantıların kurgu Tanrısı Paul AUSTER, Amerikan edebiyatının en parlak temsilcilerindendir. Yazar romanında özetle, dokuz yaşında bir çocuğun mucizelerle ve zorluklarla beslenirken erişkin bir adama dönüşmesini o kendine özgü üslubuyla anlatmıştır.

“Yaşamaya devam etmek için bir nedenin olmadığını düşünürsen, başına neler gelebileceğini umursaman da çok güçtür. Ölmek istediğini düşünürsün, sonra da herşeye hazır olduğunu keşfediverirsin. Hatta yabancının biriyle gecenin içine karışıp gitmek gibi çılgınca birşeye bile...”

Walt. Dokuz yaşında sokaklarda dilencilik yapan öksüz bir serseri iken Amerikanın en çok tanınan mucize çocuğu olmuş, izleyenleri şaşkınlığa düşürüp dakikalarca havada kalarak yeryüzünün tüm yasalarını yerle bir etmişti. Mucize çocuğumuz bunu nasıl yaptı diye soracak olursanız, size cevabım; ‘Her ruh eninde sonunda kendi yolunu bulacaktır.’

Yıl 1926’dır ve New York borsası henüz çökmemiş, Amerika tarihinin en ciddi ekonomik buhranını henüz yaşamamıştır.

Anlık bir kararla bir yabancının peşinden giden Walt, kendini Nuh’un gemisinden kaçmış gibi görünen insanların yaşadığı bir evde bulur. Onu eve götüren Yehudi Usta dedikleri adam Walt’u ilk önce erkek mi, kadın mı, yoksa ayı mı olduğu belli olmayan Sue Ana ile tanıştırır. Şaşkınlığını atamadan bir ikincisiyle; 15 yaşlarında karadan da kara Afrikalı çelimsiz çocuk Aesop’la karşılaşınca , çenesini daha fazla tutamayan Walt için ’Ben bir zencinin elini sıkmam’ dediğinde ilk dersi başlamıştır.

Saint Louis sokaklarından gelmiş bir serseri için insanları görünüşlerine göre yargılamamak ancak uçmak kadar kolay olabilirdi. Ama büyümek için de uçmak içinde en doğru öğretmeni bulmuştu ve bu fark etmesi için burnunun biraz daha sürtülmesi gerekiyordu. O eve gelişiyle birlikte anlayamadığı zor şeyleri keşfetmeye başlayacak, hayatının en ciddi deneyimini yaşayacaktı. Sürekli meşgul ve kızgındı. Gelecek kışa hazırlanmak üzere diğerleriyle birlikte o da tarlada çalışıyor olsa da ev halkının ılımlı ve dostça davranışlarına karşılık hala hırçınlık eden, Yehudi Ustanın değimiyle kafası irin dolu bir serseriydi. Aradan aylar geçmiş olmasına rağmen Walt, Yehudi Usta’nın söz verdiği gibi uçabilmeyi bırak, yerden birkaç mm. bile yükselemediği gibi bir de ırgat gibi çalıştırılıyordu. O buna çok bozulsa da evde sakin bir düzen sürmekteydi. Evi çekip çeviren ve yemekleri gerçekten nefis olan Sue Ana’nın soğuk ama gerçek sevgisine Walt da cevap vermeye başlamıştı. Ama Yehudi Ustanın baş tacı yaptığı şu kitap kurdu zenci fena halde sinirine dokunuyordu. Kibar, kültürlü ve çalışkan Aesop ise kardeşiymiş gibi davranıyordu ona. Okuması olmayan Walt için bir zencinin böylesi mütevazi üstünlüğü daha da eziciydi.

Sonunda kaçmaya karar verdi. Zaten uçmayı öğrenebileceği fikrine nasıl olmuşta inanmıştı. O pis Yahudi çingene onu kandırmış, bir hayvan gibi çalıştırmıştı. O ise özgür olduğu, tehlikenin kol gezdiği çöplüğünü, sokakları özlüyordu. ‘Tarlada çalışmak bu taşra kuşlarına göre’ diyordu. Ama ev şehir merkezine öylesine uzaktı ki, defalarca denemiş olmasına rağmen daha yolu yarılamadan Yehudi Ustaya yakalanıyordu her seferinde. Adam onu izliyordu sanki. Karlı bir günde başardı kaçmayı. Artık şehrin içinde kaybolabilecekti, tabi şehre ulaşabilseydi. Hava öyle ağırlaşmış, hele bir çocuk için öyle soğumuştu ki, kararlı ve güçlü küçüğümüz oracıkta bayılıverdi. Şehre epey yaklaşmıştı aslında ama hava gerçekten çok soğuktu. Eğer Yehudi Usta onu bulup zamanında eve getirememiş olsaydı çoktan tahtalı köyü boylamış olacaktı. Uzunca bir süre ateşler içinde yattı. Evde herkes onun için seferber olmuştu. Yehudi Usta bile geceleri yanından ayrılmıyordu. Hatta bir gece başucunda ağladığını, Sue Ana ile birlikte dua ettiklerini fark etmişti. Ona böylesine sert davranan kalpsiz Yahudi şaşırtmıştı yine. Aesop ise gündüzlerini yatağının yanında yüksek sesle hikayeler okuyarak geçiriyordu. Walt çoğunu duyamamış yada anlayamamış olsa da sevgiden bir haber bir küçük için mutlu bir şaşkınlıkla çabucak iyileşiyordu.

Aradan aylar geçmiş, henüz uçmayı öğrenememiş olsa da Yahudi, zenci ve kızıl derili karışımı bu garip ailenin çocuğu oluvermişti. Cahil ve kaba olabilirdi ama nankör değildi. Yehudi Usta sürekli onu izliyordu ve bir gün; ’32 dersin 17 tanesini tamamladın. Şimdi asıl zor kısmı başladı’ dediğinde gözleri daha farklı parlamaya başlamıştı nihayet. Dersler hakikaten başlamıştı ama bu işkencelere ders demeye bin şahit isterdi. Her ders sonrasında çocuk bir sonraki ders için günlerce yatmak ve yaralarının iyileşmesini beklemek zorunda kalıyordu. Sue Ana onun sevdiği yemekleri yapıyor, yaralarına değişik otlardan yaptığı kötü kokulu ilaçlar sürüyordu. Aesop öyle kahramanların cesaret öykülerini anlatıyordu ki. Bir gün Walt’un adaşı olduğunu söylediği bir kahramanın hikayesini okudu. Sir Walter RALEİGH. Yüzündeki çizgileri ezberlediği bu cesur adam, kardeşi Aesop’un armağanıydı artık ve tüm yaşamı boyunca yanından ayırmayacaktı. Çalışmalar sonuç verdiğinde yorgunluktan halının üstünde düşüp bayıldığı bir gün vücudunu yerden yarım metre kadar havada salınırken bulmuştu. Sonrası yeni keşiflerle, yeni başarılarla ve de en çok yeni acılarla dolu bir hikaye.

Bir sokak serserisinden iyi bir evlada, mucize çocuk Walt RİPLEY‘den bir Hollywood kahramanına dönüşen çetrefilli bir yolun sonrasında yalnız ve borcunu ödemiş bir yetişkin olan Walt’un hikayesi bu.

.

Kohlberg’in Ahlâk Gelişim Kuramı

Kohlberg, araştırmasını çocukları oyunlarında gözleyerek değil, onlara ahlaki ikilemleri kapsayan durumlar vererek bu durumlarda nasıl tepkide bulunacaklarını sorarak yürütmüştür (Senemoğlu 2005). Verdikleri bu tepkilerde sorunu nasıl çözdüğü değil, çözümü gerçekleştirirken yürüttüğü akıl yürütme süreci ve niçin öyle davranılması gerektiğine ilişkin mantıksal dayanakları dikkate almıştır.

Çocuklara anlatılan ahlaki ikilem hikayeleri:

“Avrupa’da bir kadın kansere yakalanmış ve ölmek üzeredir. Doktorlar onu tek bir ilacın kurtarabileceğini söylerler. İlaç o şehirde bir eczacının bulduğu bir tür radyumdur. Eczacı ilaç için maliyetinin on katı olan 2000 dolar fiyat istemektedir. Kadının kocası Heinz tanıdığı herkesten borç isteyerek ilaç parasının yarısını toplayabilmiştir. Heinz eczacıya karısının ölmekte olduğunu söyleyerek ilacı kendisine satmasını, paranın geri kalanını daha sonra tamamlayacağını söyler. Ancak eczacı “hayır, ilacı ben buldum ve ondan para kazanacağım” diyerek ilacı satmayı reddeder. Heinz’de ümitsizlikten eczacının dükkanına girip eşi için ilacı çalar. Kocanın bunu yapması gerekir miydi?”

Kohlberg ahlâk gelişimini üç düzeye ayırmıştır. Ayrıca her düzey iki evreden oluşmaktadır. Evreler “evre” anlayışına uygun olarak hiyerarşik bir yapı gösterirler. Yani, birey bir evreden daha sonraki bir evreye geçer. İnsanların büyük bir çoğunluğu üçüncü ve dördüncü (ikinci düzey) evrededir. Beşin ve altıncı evreye (üçüncü düzey) gelebilen kişilerin sayısı daha azdır. Hatta altıncı evreye ulaşabilen çok az insan vardır.



Bu hikayelere verilen cevaplar 6 aşamalı karmaşık bir moral gelişim sistemine göre değerlendirilir.

Kohlberg’e Göre Ahlaki Gelişim

-Gelenek Öncesi Düzey
1. Dönem Ceza – İtaat
2. Dönem Çıkara Dayalı Alış Veriş

-Geleneksel Düzey
3. Dönem Kişiler Arası Uyum
4. Dönem Kanun ve Düzen

-Gelenek Ötesi İlkelere Dayalı Düzey
5. Dönem Sosyal Anlaşma
6. Dönem Evrensel Ahlaki İlkeler

Bu üç düzey, çocuk yada yetişkinin “doğru” yada “ahlâki davranış” olarak neyi algıladığına ve bunu nasıl belirlediğine göre sıralanmıştır. Diğer dönem kuramlarında olduğu gibi, her bir düzey kendinden öncekine dayanmakta, kendinden sonraki döneme temel oluşturmaktadır. Ancak aynı kişi, bazı zaman ve durumlarda bir aşama davranış gösterirken, bir başka zaman ve durumda da başka bir aşamada davranış gösterebilmektedir.

Deneklere Heinz’in doğrumu yanlış mı yaptığı nedenleriyle birlikte sorulur. Doğru yada yanlış yargılarından çok bu yargıların dayandığı ahlâki düşünce tarzı üzerinde durulur. Yukarıdaki hikaye için çeşitli devrelerdeki ahlâki düşünce tarzları için Kohlberg’den aldığımız örnekleri görelim.

1. Düzey (1. devre) cevapları: (Güdülemeler ve gereksinme sonuçları göz önüne alınmaksızın, davranış fiziksel zararla ölçülüyor.)

-Evet : İlacı çalmalı. İlacı almak aslında kötü bir şey değil. İlaç için baştan para vermeyi de denedi zaten aslında çaldığı ilaç 2.000 dolar değil, 200 dolarlık.

-Hayır : İlacı çalmamalı. Büyük bir suç. İzin almadı, zorla eczaneye girdi. Çok pahalı bir ilacı çalıp eczaneye de kapıyı vs. kırıp girerek çok zarara yol açtı.

2. Düzey (3. devre) cevapları: (Davranış güdüye ve davranışı yapan kişiye göre değerlendiriliyor. Bir davranış eğer "iyi", özgecil (diğerkam) bir güdüye dayanıyor yada böyle bir kişi tarafından yapılıyorsa, iyidir, bunun tersi ise kötüdür.)

-Evet : İlacı çalmalı. İyi bir kocanın yapması doğal olan bir şeyi yaptı. Karısını sevdiği için yaptığı bir şeyden dolayı onu suçlayamazsınız. Eğer karısını kurtaracak kadar sevmeseydi o zaman suçlanırdı.

-Hayır : Çalmamalı. Karısı ölürse, Heinz suçlanamaz. Yasal yollarla yapabileceği her şeyi karısını sevmediği yada kalpsiz olduğu için yapmamış değil. Bencil ve kalpsiz olan eczacıdır.

3. Düzey (6. devre) cevapları: ( İyi niyet, bir davranışı doğru yada yanlış yapmaz. Ancak bir davranış, kişisel olarak seçilmiş ilkelere dayanıyorsa yanlış olamaz. Kurallara uymamak aslında doğru bir davranış olabilir, fakat bu sadece kuraldan sapma ile bir ahlâk ilkesine kesinlikle ters düşme arasındaki bir tercih durumunda söz konusudur. Ahlâk ilkelerinin de yasal kurallar kadar hatta daha fazla önemi olduğuna inanılır.)

-Evet  : Bu durum Heinz’i çalmakla karısını ölüme terk etmek arasında bir tercihe zorlamaktadır. Bir tercih yapılması zorunlu olduğu zaman çalmak ahlâken doğrudur. İnsan hayatını koruma ve ona saygı gösterme ilkesine dayanarak hareket etmesi gerekir.

-Hayır : Heinz, karısı kadar ilaca ihtiyaç duyan başka insanlar da olup olmadığı konusunda bir karar durumundadır. Heinz karısına karşı duyduğu kendi hislerine göre değil, söz konusu olabilecek bütün insanların hayatının değerini göz önüne alarak hareket etmelidir.

Düzeyler :

-Gelenek Öncesi Düzey

Bu düzeyde çocuk kültürünün getirdiği iyi ve kötü, doğru ve yanlış kavramlarına açıktır, ortak davranış kurallarına uyar.

1. Dönem Ceza ve itaat dönemi (Yaklaşık 4-5 yaş arası dönem):

Bu evrede davranışın sonucunda doğruluk ve yanlışlığına bakılır. Örneğin çocuk eğer ahlaki olarak hata yapmışsa cezalı, doğru olanı yapmışsa değildir. Birinci evre son derece ilkel özellikler taşır. “Çocuk bütün sorunlara fiziki cezalarla çözüm arar”.

Zıddı olan doğru davranış düşüncesi de ödül getirir kanısındadır. Bu evreye ilişkin örnek olarak, trafik polisinin olmadığı bir kavşakta kırmızı ışıkta geçen sürücünün davranışı veya sınavda hocasının görmeyeceğini anlayan öğrencinin kopya çekmesi verilebilir. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu ve polisin onu yakalayarak hapse atacağını düşünür”.

2. Dönem (Yaklaşık 6-9 yaş arası dönem):

Gelenek öncesi özellikler taşımakla birlikte ikinci evre birinci evreye oranla daha gelişmiş özellikler gösterir. Bu özellikler çocuğun yeni zihinsel ve rol alma yeteneklerinden kaynaklanır. Bu evrede göze göz dişe diş anlayışı hakimdir.

Kurallara, ihtiyacı karşıladığı sürece uyulur. Bu dönemdeki birey için her şey karşılıklıdır. Bu dönemde “doğru” olan şey, diğer insanların ihtiyaçlarını da dikkate alan, somut ve karşılıklı adil alışveriştir. Bu evredeki kişi ne kadar verirsem o kadar almalıyım anlayışına sahiptir. “Bu evredeki birey Henz hikayesinde Henz’in suçsuz olduğunu, çünkü hırsızlığı karısı için yaptığını ve bir kocanın karısı için bunu yapması gerektiğini düşünür.

-Geleneksel Düzey

Bu düzeyde ailenin, grubun ya da kişiden beklediği davranışlar kişinin kendi inançları kadar değerlidir. Uzlaşmadan öte bir benimseme söz konusudur.

3. Dönem (Yaklaşık olarak 10-15 yaş arası dönem):

Bu evrede kişiler arası uyum ya da iyi davranış; başkalarını hoşnut kılan, onlara yardım eden ve onlar tarafından beğenilen davranıştır. Kibar olarak takdir edilmek önem kazanmıştır. Bu evrede iyi vatandaş vergi öder; iyi çocuk anne ve babanın koyduğu kurallara uyar ve ona göre hareket eder. Bu evredeki birey “Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu, çünkü toplumdaki insanların onu ayıplayacağını düşünür.

4. Dönem (Yaklaşık olarak 15-18 yaş arası dönem):

Yasa ve kural yönelimi vardır. Otoriteye ve kurallara uyma ve toplumun isteklerini yerine getirme yönelimi başlamıştır. Kurallara uymanın nedeni, toplumsal sistemin–düzenin korunmasıdır. Bu dönemdeki birey öğrencinin kopya çekmemesi gerektiğini, çünkü kopya çekmenin kurallara aykırı olduğunu savunur. Bu evredeki birey Henz hikayesinde Henz’in suçlu olduğunu, çünkü Henz’in kanunlara aykırı davrandığını ve toplumsal düzeni bozduğunu düşünür.

-Gelenek Ötesi İlkelere Dayalı Düzey (Özerk Ya da İlkeli Düzey)

Bu düzey, evrensel geçerliliği olan ahlak kurallarını, değer ve hukuki anlaşmalarını korumak esastır.

5. Dönem(Yaklaşık olarak 18-20 yaş arası dönem):

İyi eylem, tüm toplum tarafından kabul edilmiş normlara göre tanımlanır. Temel hakları çiğneyen anlaşmalar ahlak açısından taraflar isteyerek girmiş olsalar bile geçersizdir. Örneğin insanın sömürülmesi ve kölelik sistemi taraflar arasında anlaşma olsa bile kabul edilemez. Bu evredeki anlayışa göre, hiçbir yasa bir insanın ölümüne neden olabilecek uygulamayı meşru gösteremez. Ancak aynı zamanda kimse de çalma hakkına sahip değildir.

6. Dönem (Yaklaşık olarak 20 yaş):

Altıncı evrede hayatın değeri, her türlü kişiler arası ilişkiden ötede, zorunluluk olarak kabul edilir. Bu evrede evrensel etik ilkelerine yönelim vardır. Söz konusu hayatın değeri olduğunda bunun kime ait olduğu, ne tür bir ilişki, yakınlık veya sözleşme çerçevesinde olduğu önemli değildir.

Kohlberg Kuramının Başlıca Nitelikleri

• Her bireyin ahlaki yargısı aynı sırada ve dönemlerde gelir.
• Ahlaki gelişim tedrici ve devamlıdır.
• Bir döneme girildiğinde birey bu döneme ait yargılarda bulunur, nadiren daha düşük dönemlere geriler.
• Eğitim, en fazla bir sonraki ahlaki yargı dönemine geçilmesine yardımcı olabilir.

.


Mr. Nobody / Bay Hiçkimse


Mr. Nobody, Jaco van Dormael'in 2009 tarihli filmi. Güvercinlerin batıl inançlarından, meleklerin unutturma dokunuşuna, ergenlikten aşka, zamandan hafızaya, yaşlılıktan sicim kuramına dek geniş bir diyarda at koşturan bilim kurgu film. Yönetmen ilginç bir hikaye anlatıyor, heyhat sık sık tekrarlara ve uzatmalara düşüyor, birçok bilim kurgu esere gönderme yapıyor.

Jaco van Dormael’in bu üçüncü uzun metrajlı filmi, kendi sözleriyle 'herkesin karşılaşabileceği sonsuz olasılıklar hakkında gerçekten de yüksek bütçeli deneysel bir film'.

Indiewire, Belçikalı yönetmenin bugüne kadarki en yüksek maliyetli bu filmini 'hem bilimkurgu, hem romans hem de Lynchvari bir zihin oyunu' diye nitelendiriyor. Başlıkta bahsi geçen Bay Hiçkimse, 2092 yılında dünyada kalmış son ölümlü olan 117 yaşındaki Némo adlı bir adam. Ölüm döşeğindeki Némo genç bir çocukken bir peronda durduğunu hatırlar. Tren kalkmak üzeredir. Annesiyle birlikte mi gitmeli, yoksa babasıyla mı kalmalıdır? Bu karar, sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır... Ve pek çok gezegen, iki ölüm ve sevilecek kadınlar...

Zamanda yolculuk üzerine kurulu filmleri hepimiz biliriz, buna en iyi örnek Geleceğe Dönüş serisidir. Bunları seyrederken, senaryo ne kadar iyi olursa olsun, filmden sonra hep bir eksiklik hissederiz; hissederiz ama onun ne olduğunu bir türlü bulamayız. Bunun en büyük nedeni bu tür filmlerin öznel yani (zamanda yolculuğu yapan) kahramanın gözünden anlatılıyor olmasıdır. Adam koskoca bir evreni ve zamanı bırakarak geçmişe gider; bu da demektir ki kahraman evrenin bütün zamanını geri alarak, yani bütün doğum ve ölümleri, süpernovaları, evrensel hareketleri vs. ufak bir 'Big Crunch/ Büyük Sıkışma'ya (Big Bang/ Büyük Patlama'nın tam tersi, evrenin daralarak başladığı noktaya dönmesi demektir. Bir çeşit Kıyamet olayı diyebiliriz.) sebep olmaktadır. Ama bu tür filmlerde bu geri dönüş hiç gösterilmez, çünkü imkansız olduğu için seyirciye mantıklı gelmez bu, bir kişiyi geçmişe yollamak daha kolaydır, sadece onun zamanını değiştirmek daha mantıklıdır. Oysa değildir işte, çünkü kahraman geçmişe gittikten sonra aslında geride bıraktığı evren ve zaman işlemeye devam eder. İşlemeyen kahramanın kendi zamanıdır!


Mr. Nobody / Bay Hiçkimse tam da bu konu üzerine kurulu bir filmdir. Ancak sadece bununla sınırlı kalmaz, bunu yaparken bize bir evreni bütün zaman ve varlık boyutlarıyla göstermeye çalışır ve bu nedenle de fiziğin evrenin işleyişini açıklamak için kurduğu/ oluşturduğu bütün teorileri de bize sunar. Film Nemo Nobody isimli kahramanın tanıklığıyla, Güvercinin Batıl İnancı, Sicim Teorisi ve Herşeyin Teorisi, Kelebek Etkisi başta olmak üzere seçimlerimizde, yaşantımızda etkili olan bir çok Quantum Fiziği teorisini açıklamaktadır. 2092 yılında 118 yaşına girmek üzere olan Mr. Nobody hakkında hiçbir kayıt bulunmayan yeryüzünde kalmış son ölümlü insandır ve ölmek üzeredir. İnsanlar oy kullanarak onun ölmesine izin verilmeli midir yoksa yapay yollarla yaşatılmalı mıdır tartışmasını yapmaktadılar. Mr. Nobody ise bir psikologun karşısında yoksa bir gazetecinin mi demeliydim, ona hatırladığı kadarıyla hayatını anlatmaktadır ama hatırladığı herşey birbirine girmiş durumda ve daha küçük bir çocukken tren istasyonunda yapmak zorunda kaldığı 'annesiyle mi gitmeli yoksa babasıyla mı kalmalı' seçimi üzerine kuruludur. Ancak Mr. Nobody'nin de dediği gibi, "Eğer hiçbirini seçmezsek, bütün olasılıklar varlığını sürdürür" ve herbiri yeni bir gerçeklik, zaman ve boyut yaratır. Sicim teorisinde muhtemel bütün olasılıkları barındıran bu boyuta Anerk adı verilmektedir.

Kısaca Mr. Nobody, Nemo Nobody'nin bu Anerk'ini anlatmaktadır. Ne var ki seçimlerimizi yaparken kendi irademiz kadar (hatta bundan daha da çok) 'kelebek etkisi' kanunu geçerli olmaktadır ve her seferinde elimizde olmadan yeni olasılıklar ve yeni boyutlar yaratmaktayızdır, fakat biz sadece kendi seçimimizi yaşarız. Diğerlerinden haberimiz bile olmaz! Mr. Nobody ise henüz cennette doğmak üzere sıra beklerken, unutuş melekleri onun üst dudağına dokunarak herşeyi unutmasını sağlamayı unuttukları için (bu dokunuşun bir izi olarak üst dudağımızda çukurluk vardır), herşeyi bilerek doğar. Çünkü doğmadan önce geleceğimize dair herşeyi biliriz (bunu bilmek insana acı vereceği için melekler bu bildiklerimizi bize unuttururlar işte). Bu nedenle de insanlar geçmişi hatırlarken, Mr. Nobody geleceği hatırlar. 117 yaşına geldiğinde artık hatırlayacağı bir şey kalmadığı için, kendisi de kendi hakkında hiçbir şey hatırlamaz. Hatırladıkları sadece bütün seçimlerdir ve kendisi dahil seyirci olarak biz de onun gerçekten hangisini yaşadığını bilemeyiz/ anlayamayız filmin sonuna kadar.

Filmdeki bazı bölümlerde Fizikçi Nemo Nobody tarafından bir çok teori bir ders ya da belgesel tadında açıklanmakta ve seyircinin de bunlar hakkında bir fikri olması sağlanmaktadır. Zira film dediğim gibi bütün bu teoriler üzerine kuruludur. Film boyunca izlediğimiz Mr. Nobody'nin seçimleri yani farklı hayatlar/zamanlar ve boyutlar arasındaki geçişler, sanırım şimdiye kadar yapılmış ‘en iyi geçişler’ nitelemesini de hak ediyordur. Kelebek Etkisi’nden Donnie Darko’ya, The Jacket’ten Sil Baştan’a ve hatta Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi’ne kadar zaman, paralel evrenler ve gerçeklikler, başka boyutlar üzerine kurulu birçok filmi anımsatan Mr. Nobody, sonunda onların hiçbirinin yapmaya cesaret edemediğini yapıp zamanda yolculuğun ‘evrende’ nasıl gerçekleşeceğini bize gösteren bir film.

Sonunda, Mr. Nobody’nin baştaki "Eğer hiçbirini seçmezsek, bütün olasılıklar varlığını sürdürür" cümlesine takılan aklımızla; acaba hiçbirini seçmediği için mi bütün olasılıkları yaşamış gibi hatırlıyor diye de sormadan edemiyoruz!

FİLMİ İZLEMEK İÇİNMr Nobody - Bay Hiçkimse

*Dikkat, Film Hakkında Detaylı Bilgi İçeriği :

Geçmişi ve geleceği unutturma meleklerinin atladığı Nemo geleceği görme yeteneğine sahiptir ve ilk defa geleceği gördüğü zaman altına kaçırır. Annesi ile babası ayrılınca Nemo'nun birisini seçmesi gerekir ve tren garında annesinin bindiği trenin peşinden koşarken babasının yanında mı annesinin yanında mı kalcağına karar veremezken yine altını ıslatır ve aynı anda tüm seçimlerinin sonuçlarını görmeye başlar. Nemo bütün sonuçları görür lakin yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal durumuyla karşı karşıyadır Annesiyle de gitse babasıyla da kalsa mutsuz olacaktır. Satrançta buna "Zugzwang" denir. O anda en doğru hamle hiç kıpırdamamaktır, Nemo da ikisinide tercih etmez araba yolundan koşar bir yaprağa alır ve üfler yaptığı bu küçük şey bir kelebek etkisine neden olur ve ilerde Annayla karşılaşır. Sonunda bu yoldan gitmeye karar verir (Bunu yaşlı halinin Anna deyip gülmesinden anlıyoruz) Nemo seçimini yapar ve büyük patlama dolayısıyla entropi biter ve büyük sıkışma başlar. sonuç olarak Nemo tren garına döner ve mutlu olacağı seçimi yapar. Bu ihtimallerden hepsi çöker ve sadece birisi yoluna devam eder.

Ama diğer tüm ihtimaller hala üst üstedir:

Onlar farklı boyutlarda ilerlemeye devam eden zaman çizgileridir. Sen bu yazıyı burada okurken, bir başka sen bilgisayarının başına hiç geçmedi, bir başka sen dışarda arkadaşlarıyla, ve milyonlarca sen hiç doğmadı, hiç var olmadı. Yumurtaya doğru ilerleyen milyonlarca başarısız spermden birisiydi diğer sen. Ya da, annelerinden birisi buzul devrinde kurtulmayı başaramadı ve sen hiç doğmadın. Ya da baban çok küçükken bir trafik kazasında öldüğü için hiç doğmadın ya da annenle baban hiç karşılaşmadı. Bu nedenle aslında sen yoksun, milyonlarca sen hiç doğamadınız.

Tüm bu ihtimaller içindeki sen, belli bir yaşa kadar devam edeceksin yoluna. Bir başka sen, daha fazlasını yaşayacak, ama bu hikaye senin hikayen. İşte bu hikaye Nobody’nin hikayesi. Tüm kararlarının sonuçlarını görebildiği için, asla adım atmayacak birinin hikayesi. Eğer gerçekten geleceği görseydik o yol ayrımında asla adım atamazdık. Bu film, bunun hikayesi. Biz de Nemo'nun Annesini mi babasını mı seçeceğine karar verirken yaşadığı bütün hayatların sonucunu görmesinin hikayesini film olarak izlemiş oluyoruz. Ek olarak filmin müziklerine ve renkleri ayrıca methe değer. Film kelebek etkisi kuramı, sicim kuramı, entropi konularıyla harmanlanmış güzel bir yapım.

İyi seyirler dilerim...

.

Wolfgang Amadeus Mozart - Symphony No. 25 in G minor

Mozart'ın 17 yaşında yazdığı senfoni:

Bölümler:

1. Allegro con brio, 4/4 in G minor
2. Andante, 2/4 in E-flat major
3. Menuetto & Trio, 3/4 in G minor, Trio in G major
4. Allegro, 4/4 in G minor

Mozart'ın nesiller boyunca, tüm müzik türlerinin bestekarlar üzerindeki etkisi oldukça büyüktür. Mozart'dan sonraki tüm önemli bestekarlar Mozart'ın büyüklüğünden bahsetmiştir.

Rossini onun hakkında "O bir dahi kadar bilgili ve bilgi kadar dahi olan tek müzisyendi." demiştir.

Ludwig van Beethoven'in Mozart hayranlığı da açıktır. Beethoven, Mozart'ı birçok kez kendisine örnek olarak almıştır. Örnek olarak, Beethoven'in Sol majör 4. Piyano Konçertosu Mozart'ın Do majör Piyano Konçerto'suna (K.503) bir göstergedir. Beethoven'in apartmanında öğrencilerinden birine, Mozart'ın Do majör kuartet'ini (K.464) gösterip "Ah, ne eser. Bu, Mozart'ın 'İşte benim yapabileceğim bu, dinleyebilecek kulakların olsaydı!' demesidir." demiştir. Beethoven'in daha birçok eseri Mozart'ın eserlerine benzemekte ve çağrıştırmaktadır. Bunlara Beethoven'in Do minör 3. Piyano Konçertosu ile Mozart'ın Do minör 24. Piyano Konçerto'su da dahildir. İkisi de Haydn öğrencisi olup buluştuklarına inanılır ve Mozart'ın da Beethoven hakkında "Dünyaya hakkında bahsedilecek bir şey bırakacak." dediği söylenmektedir.

Çaykovski, "Mozartiana"yı Mozart'ı övmek için yazmıştır.

Max Reger'in 1914'te yazdığı "Mozart Tema"sı da en tanınmış eserlerinden biridir.

Buna ek olarak Mozart, Frédéric Chopin, Franz Schubert, Peter İlyiç Çaykovski, Robert Schumann ve birçok besteci tarafından en iyi olarak gösterilmiştir. Hatta Frédéric Chopin, cenazesinde kendi yazdığı cenaze müziğini değil Mozart'ın Requiem'inin çalınmasını istemiştir.

Mozart popüler müzik için de bir ilham kaynağı olarak kalmıştır. Jazz'dan, Rock'a, hatta Heavy Metal'e kadar. Jazz piyanisti Chick Corea, Mozart'ın piyano konçertolarını dinlerken konçertolar yazmaya esinlenmiştir.

.

KARGO Dini


Pasifik Okyanusunda bazı izole adalarda ilginç bir inanış var: "Kargo Dini".  Bu dine mensuplar hasırdan, ağaçtan ve çevrelerinde bulunan diğer malzemeleden  uçak, araba, havalaanı ve kontrol kulesi yapıyorlar. Yaptıkları maketlere, pistlere ve binalara ilk önce tapıyorlar sonra da "kargo"yu beklemeye beklemeye başlıyorlar.

İkinci Dünya savaşı sırasında Pasifik Okyanusundaki bir çok ada askeri üs olarak kullanılmış. Oralarda oturan yerliler hayatlarında ilk defa fabrikada üretilmiş mallar görmüşler.Bir çok yemeği ilk defa uçakların getirmesi ile tanımışlar, hayatlarında belki ilk defa bolluk yaşamışlar.Savaş sonrası adalardan bütün askerler çekilince kargo akışı da kesilmiş. Önceden hayatlarında hiç görmedikleri bu "kargo"lar yani mallar yerlilerin öylesine hoşlarına gitmiş ki sonraki nesillere de aktarmışlar : bir grup adalı savaştan 66 sene sonra adalarda samandan pistler, havaalanı kontrol kuleleri ve uçaklar yaparak halen ufku tarıyorlar. Halen umutla "kargo"'yu bekliyorlar.


KARGO "CARGO" Kültleri

Sosyal antporolojide özel olarak Mali-nezya'da, batı kültürüyle temastan sonra ortaya çıkan dini hareketlere ve batı tek­nolojisini büyü yardımıyla elde etme çabalarına kargo kültleri adı verilir. Genel an­lamıyla ise, ilkel toplulukların sömürge döneminde, görünüşte maddi servet  ve teknik araçlara, gerçekteyse statü ve ikti­dar elde etmeye yönelik girişimlerine bu ad verilir. Sosyal değişmeye cevap olarak ortaya çıkan kargo kültleri, muhtemelen sözkonusu toplumlarda modern anlamda­ki ilk sosyal kurumlardır.

Kargo kültleri terimi 1935'lerden itiba­ren Yeni Gine ve Malinezya'daki sömür­ge karşıtı hareketleri tanımlamak amacıy­la kullanılmıştır. Terim, Pidgin (Fiji) dilin­de "kargo" (yük) kelimesinin bozulmuş, şekli olankago'dan gelmektedir. Bu hare­ketler önceleri batılı antropologlarca "akıldışı", "histeri belirtileri" ve "çılgınlık" olarak nitelenirken, 1950'lerden sonra onların Batı toplumuyla vuku bulan "travmatik bir kültür temasına verilmiş akli bir cevap" olduğu öne sürülmüştür. Bu hare­ketler ve âyinler, Batılı zihniyet ve mantı­ğa taban tabana zıt geleneksel bir odak­tan kaynaklanan kendilerine özgü bir mantığa sahiptirler. Dolayısıyla, batı kül­türü ve tekniğinin (ve askeri gücünün) isti­lasına uğrayan ülkelerde baş gösteren Ba­tı karşıtı hareketlerin bir türü sayılabilir­ler. Fakat onlar siyasi olmaktan çok dini-kültürel bir yapıya sahiptirler.

Kargo kültlerinin "nasıl" ve "neden" orta­ya çıktıkları konusuna geçmeden önce on­ların başlıca özelliklerini görelim:

a) Kargo kültleri çoğunlukla bir peygam­ber tarafından kurulur ve yönetilir.
b) Peygamberlerin çoğu, sıradan eğitil­memiş insanlardır.
c)  Kargo kültlerinin tamamı Avrupalı bir iz taşırlar. Çünkü onlar kendilerine mahsus ayin ve inançlara sahiplerse de "ordu", "hükümet" ve "büro" gibi batılı ku­rumların ele geçirilmesini amaçlamakta­dırlar.
d) Yeni batılı inançlar eski yerel inanç­lar üzerine aşılanmıştır.
e)  Hepsi de çok yakın bir gelecekte ve maddi bir şekil altında miV/enmH/n'un, ya­ni bin yılının kendilerine dünyada bir cen­net getireceğine inanır. Bu inanç, dünya­nın sonu ile ilgili diğer bir inançla birleşir. Dünyanın sonu Avrupalıların da sonu ola­caktır. O gün siyahlar beyaz, beyazlar si­yah renge dönüşecek ve ekonomik-sosyal-siyasi konumları yer değiştirecektir.
f) Kültler daima evler, jet uçakları ve ha­vaalanlarının yapımı gibi organize edil­miş sosyal faaliyetlerle karakterize edil­miştir.
g)  Bu kültler hemen daima ekonomik bakımdan azgelişmiş, yalnız yaşayan, siya­sal bir lidere sahip olmayan ve beyazların yönetimine başlangıçta şiddetli bir direniş göstermeyen bölgelerde ortaya çık­maktadır.
h) Hemen daima yerlilerin misyonerlerce Hıristiyanlaştınldığı yerlerde kendisini göstermiştir.


Kargo kültleri neden ve nasıl ortaya çık­mıştır?

Neden ortaya çıkmıştır sorusuna şöyle cevap verilebilir: Beyaz Avrupalılar kendilerinden çok uzakta ve çok farklı di­namikleri olan bir topluma egemen olu­yorlar ve kendi değerlerini, yaşama biçim­lerini, idari ve hukuki kurumlarını orada yerleştirmek istiyorlar. Yerli halk bu dü­zenlemelere "muhtaç" ve aşağı bir ırk ola­rak görüldüğünden, beyazların elindeki servet, teknik imkânlar ve askeri silahlan siyahlarla paylaşması düşünülemez. Yerli­lerin kafasında teknolojik donanım ve ikti­dar, beyazlarla özdeşleşmiş, kendilerinin bunlara sahip olmaları ise tamamen üto­pik bir hedef durumuna gelmiştir. Yukarı­da sayılan özelliklerinden ötürü, batılı ha­yat tarzının doğurduğu sorunları kendi so­runları olarak benimseyip onlara çözüm getirecek sosyal kurumlardan, örneğin ku­rumlaşmış bir bilgi geleneğinden, yoksun olduklarından bu toplumlar, beyazlarla aralarındaki uçurumu kapatmak, onların tekelindeki maddi güç ve servetten istifa­de etmek ve onların meşru statülerini ele geçirmek için çok farklı bir yol seçiyorlar. Batılıların ellerinde gördükleri bu ürünle­rin radyo, telsiz, otomatik tabanca vb. hangi sosyo-ekonomik zeminde, kendile­rinden ne kadar farklı bir dünya görüşü al­tında geliştirildiğini göremediklerinden, bu cihazlara bakışları bilimsel/deneysel değil, mitolojik/dini bir forma bürünmüş­tür. Bildikleri tek açıklama formu mitolo­jik/dini form olan yerliler, bu cihazlar ve zenginliği, bugün azgelişmiş ülkelerin yap­tığı gibi, ekipman sağlanması, eğitimin yaygınlaştırılması, kaynak yaratılması gi­bi deneysel/bilimsel yoldan değil, büyü-sel/dini yoldan elde etmeye çalışmışlar­dır. Bu amaçla örneğin, mekanik aletle­rin tahtadan taklitlerini yapıp dua oku­mak ya da ayin yapmak suretiyle "kargo"ların mucizevi bir şekilde kendilerine ulaş­masını beklemişlerdir.

Peki kargo neden bu kadar önemli ol­muştur yerli halk için?

Zira onlar beyazla­rın zenginliğinin ve teknik cihazlarının ok­yanustan büyük yük gemileriyle geldiğine şahit olmuşlardır. Durum basit olarak şöyle tasarlanabilir. Yerliler beyazları ku­lübelerinde boş boş otururken (fakat ken­dileri çalışmak zorundadırlar) ve ellerin­deki kutuya bir şeyler söylerken görmek­tedirler. Derken kısa bir süre sonra bir ge­mi ya da uçak çıkagelmekte ve "kargosu­nu beyazlara teslim etmektedir. Batılılar gibi rasyonel bir açıklama formuna sahip olmayan Malinezyalılar, kulübede gör­dükleri adamın kutuya dua benzeri bir şeyler söylediğine ve bu suretle büyü yap­tığına kanaat getirmekte, bunun üzerine onlar da büyü yaparak gemiler ve uçaklar dolusu kargonun kendilerine ulaşacağına inanmaktadırlar.

Kargo kültleri çok genel bir anlamda ba­tıya karşı protesto, yani milliyetçilikle ve mülenatyanizm ile akraba sayılabilir. Bu en geniş anlamında Kızılderililerin ataları­nın ruhlarını yardıma çağırdıkları Haya­let Dansı ve İslâm'daki Mehdilikle bazı paralellikler gösterir/Konunun, tarih için­de Batıyla sık sık temas etmiş bulunan İs­lâm toplumları ve özellikle Türkiye için ne önem arzettiği sorulabilir haklı olarak. Bununla birlikte kargo kültlerinin tekno­lojik araçlara "ataları tarafından torunları kullansın diye cennette imal ettikleri" ken­dilerinden ve onları Batılıların gaspettiği görüşüyle, modernizmin etkisindeki müs-lümanlar teknolojik buluşların Kur* an* da yer aldığı, ya da onların peygamberler ta­rafından kurulup insanlara bırakıldığı, fa­kat zamanla bu mirasın Batıhlarca çalındı­ğı gibi görüşleri arasındaki çarpıcı benzer­lik gözden kaçırılmamalıdır. Kargo kültle­ri, son üçyüz yıldır batılı olmayan toplum­ların karşılaştığı toplum ve kültür değiş­mesi sorunlarından biridir. Bununla bera­ber bazı kendine has özellikleri Malinowski'nin,yapısal-işlevsel açıklamalarına bağ­lanmış olan sosyal antropolojide geniş tar­tışmalara ve sorunlara yol açmıştır.

.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Google Art Project


Sanatseverlere, öğrencilere, hatta tüm insanlığa mükemmel bir hizmet.

Sanattan ve tarihten hoşlanan insanlar için müzeler mabed gibidir. Gerek müzenin kendi mimarisi, gerek sergilenen eserlerin büyüsü; yüzlerce - binlerce yıl önce yaşayan insanlarla aynı eserlere bakıyor olmak ve o anı paylaşmak...


Binden fazla sanat eserini müzede görebileceğinizden daha yakından ve yüksek çözünürlüklü olarak inceleyebileceğiniz; tarihi geçmişi ve sanatçısı hakkında ayrıntılara ulaşabileceğiniz eşsiz bir kaynağı ekranlarımıza taşıyor bu proje.

Dünyanın neresinde olduğunuz önemli değil. Yolculuğu, hava şartlarını, sıra beklemeyi düşünmenize de gerek yok. Tek ihtiyacınız internet bağlantısı ve biraz da araştırma merakı...


Böylelikle herhangi bir internet sitesine girer gibi 40 ülkeden 151 müzeyi ziyaret edebilir, 486 ölümsüz sanatçı ve paha biçilmez eserleriyle tanışabilirsiniz.

Sanal Tur İçin Tıklayınız : Google Art Project

.

21 Mayıs 2013 Salı

Şans


-Rastlantıları düzenlediğine ve insanlara iyi ya da kötü durumlar hazırladığına inanılan doğaüstü faktör.

-Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek. Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum.

Olasılık; Bir şeyin olmasının veya olmamasının matematiksel değeri veya olabilirlik yüzdesi, değeridir. Olasılık kuramı istatistik, matematik, bilim ve felsefe alanlarında mümkün olayların olabilirliği ve karmaşık sistemlerin altında yatan mekanik işlevler hakkında sonuçlar ortaya atmak için çok geniş bir şekilde kullanılmaktadır.

Daha açık anlatmak gerekirse şans, çok küçük ihtimallerin gerçekleşmiş olmasını anlatmak için kullanılan soyut bir kelimedir.

"Çok şanslısın ki yangın çıktığında markete gitmiştin"
"Yagın çıktığında markete gitmiş olman ne büyük bir şans!"

Cümlelerinde görüldüğü şekillerde kullanılabilen şans kavramı, aslında sadece bir olayı veya durumu nitelendirir. Yani bir kişinin genel olarak şanslı olmasından bahsetmek mümkün değildir.

Ölüm tehlikesi atlatan bir kişinin çok küçük bir ihtimalle ölümden kurtulmuş olması halinde kişinin şanslı olduğu söylenir ancak bu, aynı durum tekrar yaşandığında kişinin kurtulma ihtimalinin artacağı anlamına gelmez.

-Profesör R.Wiseman'ın araştırması

Neden bazı insanlar inanılmaz derecede Şanslıyken, diğerleri hak ettikleri olanaklara asla sahip olamaz? Bir psikolog, yanıtı bulduğunu söylüyor.

"10 yıl önce, şansı araştırmaya başladım. Neden bazı insanların hep doğru zamanda doğru yerde olduğunu, diğerlerinin ise sürekli olarak şanssızlıklarla boğuştuğunu merak ediyordum. Ulusal gazetelere ilan vererek kendilerini her zaman şanslı yada şanssız hisseden insanların benimle temasa geçmelerini rica ettim. Yüzlerce sıra dişi erkek ve kadın, araştırmam için gönüllü oldu. Yıllar boyunca, onlarla söyleşiler yaptım; yaşamlarını gözlemledim ve deneylere katılmalarını sağladım.

Sonuçlar gösteriyor ki insanlar, neden şanslı ya da şanssız olduklarını tam olarak bilemeseler de düşünceleri ve davranışları, bu durumu büyük ölçüde açıklıyor.


Bir şans ya da bir fırsat gibi görünen durumları düşünelim. Şanslı insanların bu tür fırsatlarla sürekli karşılaşmalarına karşılık, şanssız insanlar bunlarla hiç karşılaşmazlar. Bu durumun, insanların söz konusu fırsatları fark etme yetenekleri arasındaki farklılıklardan mı kaynaklandığını bulmak için basit bir deney yaptim. Hem şanslı, hem de şanssız insanlara bir gazete verdim ve onlardan gazeteyi iyice inceleyip içinde ne kadar fotoğraf olduğunu bana söylemelerini istedim. Gazetenin ortalarında bir yere, üzerinde şu not yazılı olan büyük bir mesaj yerleştirdim: "Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın." Bu mesaj, sayfanın yarısını kaplıyordu ve yüksekliği 5 cm'nin üzerinde olan bir fontla yazılmıştı. Herkesin yüzünü sabit bakışlarla süzüyordum.Şanssız insanlar, bunu fark edemezlerken, şanslı insanlar hemen fark ettiler. Şanssız insanlar, genel olarak şanslı insanlardan daha gergindirler. Bu endişeli ruh hali, beklenmeyeni fark etme yeteneklerine zarar verir. Sonuç olarak, fırsatları kaçırırlar; çünkü baska bir şeyi aramaya aşırı odaklanmışlardır.

Partilere, mükemmel eşlerini bulma düşüncesiyle giderler; bu yüzden de iyi arkadaşlar edinme fırsatlarını kaçırırlar. Belli iş ilanlarını bulmaya kararlı bir biçimde gazeteleri incelerler ve diğer iş olanaklarını kaçırırlar. Şanslı insanlar, daha rahat ve açıktırlar. Dolayısıyla, yalnızca aradıklarını değil, orada ne olduğunu da görürler.

Araştırmam, sonuç olarak şunu gösterdi: şanslı insanlar, dört ilke sayesinde şanslarını yaratırlar.

* Şans fırsatlarını yaratma ve fark etme konusunda beceriklidirler;
* Sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar verebilirler;
* Olumlu beklentiler sayesinde doğru çıkan tahminlerde bulunurlar
* ve şanssızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimserler.

Çalışmanın sonuna doğru, bu ilkelerin, şansı yaratmada kullanılıp kullanılamayacağını merak ettim. Bir grup gönüllüden, bir ay boyunca, şanslı bir insan gibi düşünüp davranmaya yardımcı olacak egzersizler yapmasını istedim. Çarpıcı Sonuçlar. Bu egzersizler, şans fırsatlarını fark etmeleri, sezgilerini dinlemeleri, şanslı olmayı ummaları ve şanssızlığa karşı daha esnek olmalarında onlara yardımcı oldu.

Gönüllüler, bir ay sonra döndü ve neler olduğunu anlattılar. Sonuçlar, çarpıcıydı: Bu insanlarin %80'i, artık daha mutluydu; yaşamında daha çok tatmin oluyordu ve belki de en önemlisi, daha şanslıydı. Sonuç olarak, asla akla gelmeyecek "şans faktörü"nü bulmuştum. Aşağıda, Profesör Wiseman'ın şanslı olmak için önerdiği dört temel ipucu bulunuyor:

* İçsel sezgilerinizi dinleyin; normalde doğru çıkarlar.
* Yeni deneyimlere ve normal rutininizi bozmaya açık olun.
* Her gün birkaç dakikanızı iyi giden şeyleri hatırlayarak geçirin. Önemli bir toplantı ya da telefon görüşmesi öncesinde kendinizi şanslı olarak hayal edin.
* Şans, çoğu zaman, doğru çıkan bir tahmindir."

-Laplace Şeytanı

Laplace demiştir ki "evrendeki tüm doğa olayları ve o anki varlıkların konumunu bilen ve bunun hesabını yapabilen biri için gelecek aynen geçmiş gibi gözünün önündedir."

Bir madeni parayı attığımızda iki olay gerçekleşebilir. Yani ya Yazı gelir ya tura. ( Dik gelme olasılığı konusunu sakın açmayın )

Yani bu parayı havaya attığımızda yazı gelme olasılığı 1/2'dir

Örnek Uzay=2(Yazı veya Tura)
Yazı=1 (Bir madeni parada bir yazı tarafı)
Tura=1(Yine aynı mantıkla bir tura tarafı)
Olasılık=Yazı/Ö.Uzay=1/2

Yani parayı iki defa attığımızda en az birinde yazı gelmesi gerekiyor bu olasılıklara göre.Ama şöyle bir hesap yaparsak iki defa parayı attığımızda;

Yazı gelmeme olasılığı--->TT (1)
Tura gelmeme olasılığı--->YY(1)
En az bir Yazı gelme olasılığı--->YT,TY(2)

Başka olasılıklarında ortaya çıktığını görüyoruz. Ve bu noktada olayı şansla bağdaştırıyoruz.

Laplace Şeytanı burada devreye giriyor.Parayı atarken o anki madde konumları ve de bunun gibi şeylerin hesaplanması durumunda (rüzgar hızı,atış açısı,atış şiddeti) neyin gelebileceğini insanın bilebileceğini anlatıyor. Düşündüğümüzde gayet mantıklı.Peki neden şansa bağlıyoruz bu olasılığı? Çünkü normal bi insan beynince hesaplanamıcak birçok işlem ve veri gerektiği için. Peki sırf bir şeyi yapamadığımız, hesaplayamadığımız için buna şans demek ne kadar doğru?

-Eşzamanlılık

Jung, eşzamanlılık terimini, “evrensel güçlerin” bir bireyin yaşam deneyimleri ile paralellik gösterme halini tanımlamak için kullanmıştır. Jung, tesadüf olarak tabir edilen deneyimlerin şanstan değil, bu güçlerin aynı yere ve zamana denk gelmesinden doğan olay veya şartlar olduğunu öne sürmüştür.

Jung, bu güçlerin sezgisel seviyede farkında olma ve onlarla uyum içinde hareket etmeye, “bireyleşme” adını vermiştir. Jung’a göre, bireyleşmiş kişi, bilinçlerinin ortak bilinçaltı ile iletişim kurması yoluyla, gerçekten de çevresindeki olayları şekillendirebilir.

Jung, eşzamanlılıktan, “nedensellik dışı bir bağlayıcı ilke”, yani, nedensellikle açıklanamayan bir bağlantı motifi olarak söz etmiştir. Şans kanunları, tesadüflerin bazen doğal olarak meydana geldiğini öne sürer. Ancak, biraz düşününce, hepimiz, deneyimlediğimiz bazı olayların, şans kanunlarına pek uymadığını da görürüz. Bunun en yaygın örneği, uzun süredir görüşülmemiş bir arkadaşı düşünürken, o arkadaş tarafından telefonla aranmaktır.

-Jung, Eşzamanlılık eserinde, aşağıdaki deneyimini paylaşmıştır:

Tedavi etmekte olduğum genç bir kadın, kritik bir süreçte, kendisine altından bir pislik böceğinin verildiği bir rüya gördü. O bana rüyasını anlatırken, ben, arkam pencereye dönük oturuyordum. Hafif bir vurma sesi gibi bir ses işittim. Arkamı döndüğümde, dışarıdan cama vuran bir böcek gördüm. Pencereyi açtım ve böcek içeri uçarken onu yakaladım. Bir gül böceğiydi; bizim bulunduğumuz enlemde yaşayan, pislik böceğine en yakın canlıydı. Normal alışkanlıklarına ters olarak, o an içerisinde, karanlık bir odaya girme dürtüsü hissetmişti…

Kendilerini hiç beklenmeyen olaylarda gösteren gizli bağlantılarla ilgili fikirler, fiziksel dünyanın altında yatan bir ruhani gerçeklik görüşü ile tamamen uyum içindedir. Modern fiziğin keşfetmekte olduğu birçok etki de, bilimin ulaşabildiğinden daha derin bir varoluş olduğu hakkında ipuçları vermektedir.

Derlenmiştir

.

Kutsal Gün "25 Aralık" ve Bakirelerden Doğan Tanrılar


M.Ö 10.000 yılından beri insanlar bu nesneye duydukları saygıyı ve hayranlığı biçimlerle ve yazılarla dile getirmişler. Bunun nedeni ise gayet açık: Güneş, hergün doğarak insanların dünyasını aydınlatır, sıcaklık ve güvenlik sağlar, onları soğuktan, körlükten ve geceleri ortaya çıkan yırtıcı hayvanlardan korur. İnsanlar anladı ki o olmadan ekinler büyümez ve bu gezegen üzerinde yaşam devam edemez. Bu gerçekler güneşi tüm zamanların en çok tapınılan nesnesi haline getirdi. Benzer şekilde insanlar yıldızlara da ilgi duydular. Yıldızların hareketlerini takip ederek uzun vadede gerçekleşen bazı olayları önceden hesaplayabileceklerini fark ettiler. Ay tutulması ve dolunay gibi olayları. Gök cisimlerini gruplayarak bugün bizim “takımyıldız” dediğimiz haritaları oluşturdular.

Zodiac çaprazı, İnsanlık tarihinin en eski kavramsal kavramsal işaretlerinden biri. Güneşin bir yıllık süreç içinde 12 takım yıldızın içinden geçişini tasvir eder. Ayrıca 12 ayı, 4 mevsimi, gün dönümlerini ve ekinoksları da belirler. Zodiac çaprazında her takım yıldızı antrofomize edilmiş, diğer bir değişle hayvan ya da figürleriyle kişiselleştirilmişlerdir.

Bir başka deyişle antik toplumlar güneşi ve yıldızları izlemekle kalmamış onları, hareketlerinin sonucu meydana gelen olaylarla bağlantılı olarak özenle kişiselleştirmişlerdir. Güneş yaşam veren ve yaşamı devam ettiren nitelikleriyle görülmeyen yaratıcının sureti, yani Tanrı olarak kişiselleştirilmiştir. “Tanrının Güneşi”, “Dünyanın Işığı” ve “İnsanlığın Kurtarıcısı” olarakta bilinir. Benzer şekilde 12 takım yıldızda “Tanrının Güneşi”nin ziyaret ettiği yerleri temsil ederler. Ve genellikle o zaman aralığında gerçekleşen doğa olaylarındaki etken elementlerle isimlendirilirler. Örneğin Aquaris : su taşıyıcısı, şiddetli yağmurlar getiren kişi.

M.Ö 3.000 civarında Mısır’ın Güneş Tanrısıydı. Horus Güneşti ve yaşamı, güneşin gökyüzündeki hareketleriyle ilgili bir dizi hikayeyle açıklanıyordu. Mısırdaki antik hiyeroglifler sayesinde bu güneş tanrısı hakkında çok şey biliyoruz. Örneğin Güneşi ve ışığı temsil Eden Horus’un Set adında bir düşmanı vardı.Ve Set gece karanlığının kişiselleştirilmesiydi. Her sabah Horus Set’e karşı olan savaşını kazanırken akşam olduğunda da Set Horus’u mağlup ederek onu yeraltına gönderirdi. Burada da görüldüğü gibi Aydınlık- karanlık, İyi-Kötü gibi kavramlar en çok karşılaşılan kavram ve bugün bile farklı şekillerde karşımıza çıkan en bilindik mitolojik ikilemlerden biridir.

Horus’un hikayesi genellikle şöyle devam eder: Horus, 25 Aralıkta bakire İsis Meri tarafından dünyaya getirilir. Doğumu doğudaki bir yıldızla birlikte meydana gelmiştir. 3 kral yıldızı takip ederek Horus’u bulmuş ve bu yeni doğmuş kurtarıcıyı süslemişlerdir. 12 yaşına geldiğinde, cömert bir çocuk öğretmendi. 30 yaşına geldiğinde ise Anup tarafından vaftiz edildi. Ve görevine başladı. Horusun birlikte yolculuk ettiği 12 havarisi vardı. Hastaları iyileştirmek ve su üstünde yürümek gibi mucizeler gösterdi.


-HORUS; “Gerçek”, “Işık”, “Tanrı’nın Oğlu”, “Güzel Çoban”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunun gibi birçok farklı isimlerle de biliniyordu. Typhan tarafından ihanete uğradıktan sonra Horus çarmıha gerildi. 3 gün boyunca gömüldü. Ve sonra yeniden dirildi. Horus’un bu karekteristik özellikleri özgün olsun ya da olmasın dünyadaki birçok farklı kültürü ve Tanrıları etkileyerek hepsinde aynı mitolojik yapıyı meydana getirdi

-ATTİS: Frigya’nın Attis’i (M.Ö 1200) 25 Aralık’ta Bakire Nana’dan meydana geldi, çarmıha gerildi, gömüldü ve 3 gün sonra dirildi.

-KRİSHNA: Hindistan’ın Krişna’sı (M.Ö 900) Bakire Devaki’den , doğumunu müjdeleyen bir yıldızla birlikte dünyaya geldi. Havarilerine mucizelere gösterdi, ölümünden sonra tekrar dirildi.

-DİONİSUS: Yunanistan’ın Dionysus’u (M.Ö 500) 25 Aralık’ta bir bakireden dünyaya geldi. Gezgin bir öğretmendi, suyu şaraba dönüştürmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrının Sevgili Oğlu”, “Alfa ve Omega” gibi birçok isimle anıldı. Ölümünden sonra yeniden dirildi.

-MİTHRA: Persli Mithra (M.Ö 1200) 25 Aralık’ta bir bakireden doğdu. 12 havarisi vardı ve onlara mucizeler gösterdi. Ölümünden 3 gün sonra gömülü kaldı ve dirildi. “Gerçek” ve “Işık” gibi bir çok isimle anıldı. İlginçtir ki Mithra’nın kutsal günü pazardı.

Gerçek şu ki, dünyanın her yerinden ve farklı zaman dilimlerinden bu genel karakteristik özellikleri barındıran birçok ilahi figür var. Asıl soru şu: Neden bu özellikler, neden 25 Aralıkta bir bakire doğumu, neden 3 günlük ölüm ve kaçınılmaz yeniden diriliş, neden 12 havari ya da takipçi?

Bunları anlamak için isterseniz en güncel güneş mesihini gözden geçirelim.

-İSA: İsa 25 Aralık’ta Beytülhamim’de bakire Meryem’den dünyaya geldi. Doğumu doğuda bir yıldızın doğmasıyla müjdelendi. 3 Magi Kralı bu yıldızı takip ederek İsa’yı buldular ve süslediler. 12 yaşına geldiğinde bir çocuk öğretmendi, 30 yaşında John tarafından vaftiz edildi ve görevine başladı. İsa’nın birlikte yolculuk yaptığı 12 havarisi vardı ve onlara hasta insanları iyileştirmek, suda yürümek, ölüleri diriltmek gibi mucizeler gösterdi. “Kralların Kralı”, “Tanrı’nın Oğlu”, “Dünya’nın Işığı”, “Alfa ve Omega”, “Tanrı’nın Koyunu” ve bunu gibi pek çok isimle anıldı. Yehuda tarafından ihanete uğrayıp 30 gümüş akçeye satıldıktan sonra çarmıha gerildi, mezara gömüldü ve 3 gün sonra dirilip cennete yükseldi.

Kaynak: Zeitgeist

Ayrıca Bkz: İsa / Apollonius

.

Kozmik Takvimde İnsan'ın Yaşı


Ortalama 70 yaş ömrü olan bir insanın kozmik takvime göre dünya yaşamı 8.6 sn. bilemediniz 9 sn. civarındadır.

Altmış iki yaşında kemik kanserinden vefat eden, 20. yüzyılın en popüler bilim adamlarından ünlü astronom ve biyolog Carl E. Sagan'a göre; eskiden Samanyolu, şimdi ise Gökada ya da Galaksi tabiri ile bilinen sistemde tam 400 milyar güneş mevcut. Gökadamız, diğer Galaksilere nispetle orta boy büyüklükte sayılıyor. Ondan daha da büyükleri mevcut. Güneş sisteminin içinde bulunduğu Galaksi, merkezinden ise otuz iki bin ışık yılı uzaklıkta...

Gökadamız, Andromeda ve Güney üçgeni sarmallarıyla beraber yanlarına otuza yakın Gökadayı da katarak yerel Gökadalar takımını meydana getiriyor.

Her bir Gökadanın milyarlarca yıldızının uydularıyla beraber olduğu düşünüldüğünde; insanoğlunun mantığının ve aklının ne kadar büyük rakamlarla karşılaşmış olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Sagan, son kitabı "Soluk Mavi Nokta"da, sınırları bilinmeyen evrende, galaksiler arasında ve güneş sisteminde dünyamızın yerini, uzaktan soluk mavi nokta olarak dahi fark edilemeyen ve matematiksel bir bütünlük ifade etmeyen toz tanesi olarak kabul etmiş.


Bu akıl almaz uzantı içinde Güneş Sistemimizin varoluş tarihi ile ilgili bilgileri ise şöyle özetleyebilmek mümkün:

Evrenin genişlemesini, bir balonun küçülmesindeki ya da film makinesindeki gibi geriye saran bilim adamları, kainatın 15 milyar yıl önce yüksek sıcaklık ve yoğunluktaki bir yapıdan patlama ile doğduğunu saptadılar.

Ünlü Gökbilimci Hubble; "Eğer kainat giderek büyümekte ise, insan ister istemez bu tarifi mümkün olmayan kütlenin bir zamanlar çok küçük miktarda olduğu kanaatine varıyor. Büyük patlamanın başladığı öyle bir an var ki, o an kainatın doğumu olmaktadır" diyor.

"Big bang"i açıklamaya yardımcı olan başka bir gözlem de, 15 milyar yıl sonra, uzayın en ufak noktasında var olan kozmik ışınlardır. Kısa dalga boyu radyo ya da mikrodalgalar şeklinde yayılan bu ışınlar, bilim adamlarına evrenin doğuşu hakkında önemli ipuçları verdi.

Bilim adamı Hawking, bilinen kitabında evrenin büyük patlamadan önce bir bezelye tanesi kadar olduğu görünüşü yansıttı. Bize göre ise Evren bir tek Big Bang ile sınırlı olmayıp sonsuz big-bang'lar ile yani 'boomlar' la var oldu. Dolayısıyla kainat sonsuz ve sınırsız bir şekilde mevcuttur.

Amipten başlayarak günümüze uzanan ve 1 milyar yıllık bir süreci kapsayan insanlık tarihine (nebat-hayvan ve insan süreçleri dahil) tanık olan Dünya, Radyoaktif ölçümlere göre tam 4.6 milyar yaşında. Bu, aynı zamanda diğer 8 gezegenin de ortalama yaşıdır.

Belirli ritimlerle dönüşler neticesinde, yani Dünya kendi ekseni etrafında dönüşüyle, gündüz ve gece kavramını/sürecini belirlerken, Güneş etrafındaki turuyla da 1 seneyi oluşturuyor. Astronomi yönünden sonsuzluğa varan bu ölçülere karşılık, zaman da izafiliğini koruyor.

Dünya şu anda orta yaş grubunda sayılır. Güneş, bir yıldız olarak daha sonraki evresinde, merkezindeki hidrojenini yakıp bitirecek, yapısı değişmeye, genişlemeye başlayacak ve Dünya’nın etrafını sarıp adeta onu yutacaktır.

Şu andaki hidrojen yakıtı yarıda olduğuna göre, büyüyüp bir "süper nova" haline dönüşmesine, kısaca ölümüne 4,5 milyar yıl daha var. Bu aynı zamanda dünyanın da ölümüdür.

İnsan

İnsan denilen düşünen hayvan incelendiğinde, onun bir Homo erectus (dik yürüyen), Homo faber (alet yapan), Homo lingua (konuşan, dili olan), Homo symbolicus (soyutlayabilen), Homo Curiosus (araştıran) ve nihayet bir Homo Sapiens (akıl sahibi) olduğunu görüyoruz.

Bu evrim süresinde, kayda değer bir diğer şey de, bundan tam 75 milyon yıl önce yaşamış, sonra yok olmuş bir dinozor neslinin olması. Asıl konumuz ise "Kozmik takvim denilen" bu sürede insan yaşamının ne kadar yer tuttuğu.

Dilerseniz bunu da matematiksel işlemlerle saptayalım. Evrenin var olduğu kabul edilen Big-Bang anından, yaşadığımız şu ana kadar geçen 15 milyar dünya yılı, bir "Kozmik Yıl"dır. Güneş, dünya senesiyle 4,5 milyar, kendi senesine göre ise, henüz 8 yaşında bulunmaktadır.

Çünkü içinde yer aldığı Samanyolu Galaksinin merkezine, bugüne kadar ancak 8 tur atabilmiştir. Güneş'in bir turu, Dünya yılıyla 255 milyon yıldır. (Hesaplamalar sonucunda 2.040 milyon yaşında olması gerekir. Bu rakama, termonükleer tepkimelerle geçen süre ve proto gezegen devresi dâhil edildiğinde, Güneşin yaşı 4.500 milyon yıl olur.) Şimdi, bu astronomik veriler ışığında hesaplayalım.

Evrenimizin yaşı varsayılan 15 milyar dünya yılını 12 ay olarak düşünürsek, 4.500 milyon yaşında olan Güneş'in yaşı, 3.6 ay (yaklaşık 4 ay) eder.

İnsanın dünya üzerindeki varoluş süresini, 200 milyon yıl, 15 milyar dünya yılını da 8766 saat (365 gün x 24 saat= 8760+6= 8766) olarak kabul ettiğimizde, 200 milyon yıldır var olan insanoğlunun kozmik takvime oranla, dünya üzerindeki varlığı 5 gün gibi bir süreye sığmaktadır.

Alıntıdır

.