10 Mayıs 2013 Cuma

Chaturanga oyunu ve Pirinç efsanesi

Satrancın tam olarak nerede ve kim tarafından yaratıldığı bilinmese de, kaynakların büyük bir çoğunluğu, çıkış yeri olarak Hindistan’ı işaret ediyor.

Bir inanışa göre, 7. yüzyılda dünya üzerindeki en güçlü krallardan biri olan Hindistan rajası (kralı) Balhait, bir Brahman rahibi olan Sissa’dan, kendisi için zekâya dayanan bir oyun tasarlamasını ister.

Raja, diğer oyunlarda kullanılan zarların, yani şansın, bu yeni oyunda kullanılmamasını ve öngörüye, dikkate, sabra, zihinsel dayanıklılığa, analitik ve mantıksal çıkarımlara dayanan bir oyun arzuladığını açıklamıştır.

Hükümdarın ne istediğini iyi anlamış olan Sissa, satranç oyununu sunar Balhait’e.

Bu oyunun kusursuz bir savaş simülasyonu olduğunu hemen fark eden raja Sissa’yı ödüllendirmek ister.

Rajanın önerdiği paha biçilmez mücevherleri ve kumaşları reddeden Sissa, yaratıcılığını bir kez daha gösterir ve kraldan şöyle bir ödül ister:

Satranç tahtasının bir köşesinden başlayarak, bir kareye bir pirinç, ikinciye bunun iki katı, üçüncü kareye ikinci karedekinin iki katı ve her yeni kareye bir öncekinin iki katı pirinç tanesi konarak kendisine hediye edilmesini söyler.

Bu hesapla son kare, hesaplanamayacak kadar büyük bir sayıda pirinç tanesi hak etmektedir.

Raja, matematikçilerin bile çaresiz kaldığı bu hesap sonunda, üstün zekalı Brahman rahibine bir kere daha hayran kalır.



Sissa'ya verilecek pirinç sayısını hemen yazalım: 18 446 744 073 709 551 615.

Hesabı basitleştirmek için, bu sayıyı yüz milyonlar basamağına yuvarlarsak, ≈ 18 446 744 073 000 000 000 tane pirinç eder.

Şimdi bu sayıda pirincin ağırlığını anlamak için, basit bir hesap yapalım.

Yuvarlak hesap yapabilmek için 100 pirincin 1 gram geldiğini varsayalım. (Gerçekte daha az pirinç gerekir.) 1kg = 1000gr ve 1ton=1000kg olduğuna göre, 1 kg pirinç için 100.000 pirinç gerekir. 1 ton pirinç için 100.000.000 pirinç gerekir. (*) daki pirinç sayısını buna bölersek, rahibin kaç ton pirinç alacağını bulabiliriz: 18 446 744 073 000 000 000 : 100 000 000 = 184 467 440 730 Ton.

Hesabı kolaylaştırmak için aldığımız yuvarlak sayılar yerine gerçek değerleri koyduğumuzda, Sissa'nın alacağı pirincin 184 milyar tondan çok daha fazla olduğunu göreceğiz.


Bu kadar pirinç ne kralın deposunda ne de ülke sathındaki depolarda var olabilirdi. Böyle bir depo olsaydı, rahibin onları taşıyabilmesi için 20 tonluk kamyonlardan yaklaşık 10 milyar tane kamyona gerekseme duyacaktı. Henüz bu gün bile bu kadar kamyon üretilemedi...

Problem, matematik derslerinde gördüğünüz ıraksak serilerle ilgilidir. Pozitif terimli bir ıraksak serinin kısmi toplamlar dizisinin limiti sonsuza gittiği için, rahibin satranç tahtasının karelerine konulacak pirinç tanelerinin sayısı çok büyük bir hızla artmaktadır.


Satranç adı, Sanskritçe dilindeki “Chatarunga” (bir ordunun dört kolu - Swastika) sözcüğünden gelir.

Oyun, ticaret ve savaşlar vasıtasıyla diğer toplumlara da kısa sürede ulaşmış, Hindistan’dan İran’a, İran üzerinden Araplara, Arapların Avrupa’ya yaptıkları akınlar sonucu ise İber yarımadasından başlayarak tüm Avrupa’ya yayılmıştır.

Avrupa’da başlangıçta bir elit hobisi olarak görülse de, oyun Rusya’da halk tarafından hemen benimsendi. Bu ilgi bugün bile sürüyor ve Ruslar yediden yetmişe severek satranç oynuyor. Karpov, Kasparov gibi dünyanın en önemli satranç ustalarının bu topraklardan çıkmasına, biraz da bu yoğun ilgi nedeniyle şaşırmamak lazım.

-Chaturanga / Satranç tarihçesi

Satranç, MÖ 6. yüzyılda Hindistan'da ortaya çıktı.

MS 10. yüzyıla gelindiğinde tüm Asya'ya, Ortadoğu ve Avrupa'ya yayılmıştı.

En geç 15. yüzyıldan itibaren Avrupa'da soylular arasında çok popüler bir oyun haline geldiğinden "kraliyet oyunu" olarak anılmaya başlandı.

Kurallar ve dizilişler zaman içerisinde çeşitli değişiklikler gösterdi ve 19. yüzyılda bugünkü standart halini aldı.

20. yüzyıl Avrupa'sında toplumun entelektüel üst tabakaları arasında yayıldı ve dünyanın en popüler oyunlarından biri haline geldi.

Oyunun îcâdı konusunda birkaç efsâne mevcuttur. Bunlardan biri 'pirinç tanesi efsanesi'dir.

6. yüzyıldan beri satranç Îran'da bilinmektedir.

Buradan 7. yüzyılda İslâm'ın yayılışıyla birlikte Orta Doğu'da ve Kuzey Afrika'da yayılır.

Endülüs Emevîleri, İtalya, Bizans İmparatorluğu ve Rusya yoluyla oyun, 9. ilâ 11. yüzyıllar arasında Avrupa'nın diğer yerlerine yayılır.

Burada bir yandan şövalyelerin yedi yiğit erdeminden sayılırken diğer yandan kilise tarafından uygun bulunmuyordu.

15. yüzyılda oyun kuralları belirleyici şekilde değişir. Bu yüzyıldan sonra bugün oynanana benzeyen modern satrançtan bahsedilebilmektedir.

Bilgisayarların icadı ile birlikte 20. yüzyılın sonunda iyi satranç oynayabilen satranç programları piyasaya çıktı. Bu programlardan bazıları günümüzde dünya şampiyonları seviyesinde oynayabilmektedirler.

*Derleme

.

9 Mayıs 2013 Perşembe

"Stres Asidi" oluşturan duygu, düşünce ve eylemler:


Olumsuz duygu, düşünce ve eylemler bedenimizde, yanlış beslenmenin oluşturduğundan daha fazla zararlı asit üretimine neden olmakta ve ciddi hastalıklar için zemin hazırlamaktadırlar.


Kendi ürettiğimiz zehirlerden bazıları :

-Öfke
-Kıskançlık
-Korku
-Endişe
-Şüphe
-Kaygı
-Sinir
-Acı
-Keder
-Hırs
-Huzursuzluk
-Düşmanlık
-Kin
-Nefret
-Umutsuzluk
-Kibir
-Aşağılama
-Alınganlık
-Yalnızlık
-İhanet
-Yalan
-Gülmemek
-Sıkıntıları içe atmak
-Uykusuzluk
-Aşırı yorgunluk
-Akciğerden nefes almak
-Hareketsizlik
-Gürültülü ortamda yaşam


Araştırmacılara göre, olumsuz duygu, düşünce ve eylemler sonucu oluşan stres tek başına bir hastalığa sebep olmuyor ama bedenimizde üremesine sebep olduğu asit türlerinin oluşturduğu oksidasyon tüm hücrelerimizin yapılarını tahribata uğratıp, kanser ve diğer hastalıkları hızlandırıyor ve arttırıyor.

Olumsuz duygu, düşünce ve eylemler sonucu kişisel olarak üretilmiş olan stres asidi oksidasyonu, insanın bağışıklık sistemini çökerterek bulaşıcı hastalıklara karşı savunmasız hale getiriyor.

Bu arada; migren, astım, kilo sorunları, hipertansiyon, panik atak ve depresyon gibi ‘stresin direkt etkileri’ yabana atılmamalı...

Derleme

.

20 Mart 2013 Çarşamba

Nevruz


Geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramı
Tarih Mart'ın 20'si, 21'i veya 22'si

Nevruz Bayramı ya da kısaca Nevruz (Farsça: نوروز - Noruz, Kürtçe: Newroz, Özbekçe: Navruz, Türkmence: Nowruz, Kazakça: Naurız, Kırgızca: Nooruz, Azerice: Novruz, Kırım Tatarcası: Navrez) Farslar, Kürtler, Zazalar, Azeriler, Anadolu Türkleri, Afganlar, Arnavutlar, Gürcüler, Türkmenler, Tacikler, Özbekler, Kırgızlar, Karakalpaklar, Kazaklar tarafından kutlanan geleneksel yeni yıl ya da doğanın uyanışı ve bahar bayramı.

Yazılı olarak ilk kez 2. yüzyılda Pers kaynaklarında adı geçen Nevruz, İran ve Bahai takvimlerine göre yılın ilk gününü temsil eder. Günümüz İran'ında, her ne kadar İslami bir kökeni olmasa da bir şenlik olarak kutlanır. Bazı topluluklar bu bayramı 21 Mart'ta kutlarken, diğerleri kuzey yarım kürede ilkbaharın başlamasını temsilen, 22 veya 23 Mart'ta kutlarlar. Aynı zamanda, Zerdüştlük, hem de Bahailer için de kutsal bir gündür ve tatil olarak kutlanır. Kürtlerde, Nevruz bayramının Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa Efsanesi'ne dayandığına inanılır. Anadolu ve Orta Asya Türk halklarında da Göktürklerin Ergenekon'dan çıkışı anlamıyla ve baharın gelişi olarak kutlanır.

2010'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 3000 yıldan beri kutlanmakta olan Pers kökenli bu şenliği, Dünya Nevruz Bayramı ilan etmiştir. 28 Eylül - 2 Ekim 2009 arasında Abu Dhabi'de hükümetler arası toplanan Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu, nevruzu Dünya Manevi Kültür Mirası Listesi 'ne dahil etmiştir. 2010'dan başlayarak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 21 Mart'ı "Dünya Nevruz Bayramı" olarak kabul etmektedir.

Kelimenin aslı eski Farsça'dan gelir: Yeni anlamındaki nava ve gün ışığı/gün anlamındaki rəzaŋh birleşerek oluşturmuşlardır. Anlamı "yeni gün/günışığı" dır ve günümüzün Farsçasında da hâlâ aynı anlamda kullanılmaktadır (nev: yeni + ruz: gün; anlamı "yeni gün")

İrani dillerdeki Gün anlamına gelen Ruz (Farsça), Roç (Beluçca), Roc (Zazaca), Roz (Soranice), ya da Roj (Kurmanci) sözcükleri Proto-İranicenin "Rauça"sından gelir. Bu da eski Hint-Avrupacanın manası Işık olan *Leuk- kelime köküne dayanmaktadır. Şu en eski şekilden Rusçadaki Luç, Almancadaki Licht, Yunancadaki Leukós, Latincedeki Lux, İngilizcedeki Light ve Ermenicedeki Luy da oluşmuşlar. Proto-Iranicede Rusçadaki gibi bir k > ç ses ertelemesi ortaya çıkmışdır ve ayrıca 'L' sesi 'R'ye dönüşmüştür.

Eski İrani dili olan Avesta dilinde Raôçah zamanında esasdan Işık demekti. Eski hint-ari dilindeyse (Bugünkü Kuzey Hindistanda varolan dil grubu) Roçiş kulanılmaktadır.

Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık M.Ö. 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur

Nevruz diğer Türk devlet ve topluluklarında da kutlanılır. Bunlardan Azerbaycan'da Novruz, Kazakistan'da Navrız meyrami (Наурыз мейрамы), Kırgızistan'da Nooruz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde Mart dokuzu Kırım Türklerinde Navrez, Batı Trakya Türkleri'nde Mevris adları ile anılır.

Farsça'da yazılışı Nouruz'dur. Türk kökenli bir devlet olan Kazakistan'da (Наурыз мейрамы) Navrız meyrami adı ile kutlanan Nevruz Arnavutluk'ta ise Sultan Nevruz olarak isimlendirilir.

-Nevruz ve Ekinoks

Nevruz, baharın ilk günüdür ve bu gün kuzey yarım kürede bahar ekinoksunun (gün tün eşitliği) oluştuğu gündür. Güneşin ekvatora dik açı ile gelir. Gece ve gündüz birbirine eşitlenir. Ayrıca hem kuzey hem de güney kutbu aynı anda gündoğumu hattındadırlar ve gün ışığı her iki yarımküre arasında eşit olarak paylaşılmaktadır.

Astrolojik olarak 21 Mart, burçlar sırasında ilk olarak yer alan koç burçunun başlangıç günüdür.


-Tarih ve gelenek

Nevruz geleneğinin tarihin en son Buzul Çağı'nın bitmesinden hemen önceki günlere yani 15.000 yıl öncesine kadar uzanır. Efsanevi Pers Kralı Cemşid, Indo-Iranlıların avcılıktan hayvacılığa ve yerleşik yaşama geçişini temsil eder. O çağlarda mevsimler insanoğlunun hayatında günümüzdekinden daha yaşamsal bir önem arz ediyordu ve yaşamla ilgili her şey dört mevsim ile çok yakından ilgiliydi. Zor geçmiş bir kışın ardından gelen bahar, tabiat ananın çiçekler, yeşillenenen bitkiler uykusundan uyanması ve sığırların yavrulaması, insanoğlu için büyük bir fırsat ve bolluğun canlanması demekti. İşte böyle bir dönemde bu Nevruz kutlamalarını başlatanın Kral Cemşid olduğu söylenir.

İran evrenbiliminin mimarlarından ve Zerdüştlerin Peygamberi olan Zerdüşt birçok bayramın kurumsallaşmasını sağlayan kişidir. Nevruz, "belki de" Zerdüşt tarafından kurumsallaştırılan bayramlardan biridir.

-Persepoliste krala hediyelerin sunumu

Bundan 12 yüzyıl sonrasında, M.Ö. 487 yılında, Büyük Darius, Persepolis'teki yeni inşa edilmiş olan sarayında Nevruzu kutluyordu. Son araştırmaların sonuçları bu kutlamaların çok özel bir anlam ifade ettiğini göstermektedir. Sadece Nevruz gününde sabah saatin 06:30'unda güneşin ilk ışıkları gözlemevindeki büyük kabul salonuna denk geliyordu ve bu olay sadece 1400 yılda bir gerçekleşiyordu. Bu durum aynı zamanda Babillilerin ve Yahudilerinde yeni yılı ile çakışıyordu ve bu nedenle, bu kutlamaların eski toplumlar için çok uğurlu ve önemli sayıldığı açıktır. Persepolis yerleşkesinin ya da en azından Apadana'non sarayının ve "Yüz sütunlu Salonun" Nevruzu kutlamak amacıyla inşa edildiği sanılmaktadır. Ne yazıkki eski kitabelerde Nevruzdan bahsedilmemektedir.

-Afganlarda Nevruz

Afganistan'da, Nevruz geleneksel olarak iki hafta boyunca kutlanılan bir bayramdır. Hazırlıklar günler öncesinden başlar ve Chaharshanbe Suriden yani Yeni Yıl'dan önceki en son Çarşamba gününden sonra bitmiş olur. Birçok gelenek ve görenek içinde en önemlileri aşağıda sıralananlardır:

-Haft Mewa

İran'da hazırlanan Haft Sinnin aksine Afganistan'da Haft Mewayı yani Yedi Meyva'yı hazırlarlar. Haft Mewa, kuru meyvalardan hazırlanarak kendi şurupları içinde sunulan bir çeşit meyve salatası gibidir. Bu 7 meyva, kuru üzüm, Senjed denilen iğde, antep fıstığı, kuru kayısı, ceviz ve badem ya da eriktir.

-Smanak

Buğdaydan yapılan bir çeşit tatlıdır. Kadınlar bu tatlıyı özellikle geceleri biraraya gelerek ve sabahın ilk ışıklarına kadar şarkılar söyleyerek yaparlar. Bu şarkılardan bir tanesinin sözleri: Samanak dar Josh o mā Kafcha zanem - Degarān dar Khwāb o mā Dafcha zanem.

-Gul-e Surkh Festival

Türkçedeki tam karşılığı Kırmızı Gül Bayramıdır (Gül diyerek aslında kırmızı lalelerden bahsedilmektedir. Bu bayram sadece Mezarı Şerif şehrinde ve yılın ilk 40 günü boyunca laleler gelişirken kutlanan eski bir gelenektir. İnsanlar, ülkenin birçok kesiminden bu bayrama katılmak için Mezarı Şerif'e gelirler. Bu bayram Jahenda Bālā denilen özel bir dini törenle birlikte kutlanır. Bu özel tören birçok Sünni Afgan'ın inancına göre dördüncü halife olan Ali ibn Abi Talib'in mezarının bulunduğu mavi camide yapılır. Kutlamalar, yılın ilk gününde yani Nevruzda camiye bir bez afişin asılmasıyla başlar ve değişik kutlamalar ile lale tarlalarında ve caminin etrafında tam kırk gün devam eder.

-Buzkashi

Diğer kutlamalarla birlikte buzkashi denilen ve at üzerinde oynanarak yerdeki bir kafası kesilmiş keçi ya da koyunu yerden alarak rakibten önce hedeflenen alana bırakmak biçiminde oynanan bir oyunun turnuvası da düzenlenir. Buzkashi maçları daha çok Afganistan'ın kuzeyinde ve Kabil'de düzenlenir.

-Özel yemekler

İnsanlar nevruz için özellikle de Nevruz arefesinde özel yemekler hazırlarlar. Genellikle, Sabzi Chalaw denen ve pilav ile ıspanaktan oluşan bir yemek hazırlarlar. bununla birlikte, fırıncılar sadece Nevruza has olan ve adına Kulcha-e Nowrozi denen bir çeşit kurabiye yaparlar. Nevruz için hazırlanan yemeklerden bir diğeri de Māhī wa Jelabī yani Kızarmış balık ve Jelabidir ve bu yemek özellikle pikniklerin vazgeçilmez yemeğidir. Afganistan'da, nişanlanmış çiftlerin ailelerinin, Nevruz ve yine diğer bayramlardan olan Ramazan Bayramı ve Beraat Kandilinde, karşı tarafa hediye vermesi ya da özel yemekli bir davet vermesi bir gelenektir.

-Erguvan bahçelerine yapılan geziler

Kabilliler Istalif, Charikar ya da çevredeki diğer Erguvan çiçeklerinin açtığı yerlere özellikle yeni yılın ilk iki haftası piknik yapmak için giderler.

-Jashni Dehqān

Çiftçilerin bayramı anlamına gelir. Çiftçiler, yeni yılın ilk gününde tarım üretiminin cesaretlendirilmesi için şehirlerin içinde yürürler. Günümüzde özellikle Kabil ya da diğer büyük şehirlerde şehrin önde gelenlerinin de katılımıyla düzenlenir.
Bahailerde Nevruz

Bahailer bu bayramı (Naw-Rúz derler) sadece bir bayram olarak değil aynı zamanda dini bir tatil olarak da kutlarlar. Ancak bu kutlama sadece Bahai takvimine göre yeni yılın kutlaması değil aynı zmanda tutmuş oldukalrı 19 günlük oruç'un da bitmesinin kutlanmasıdır.

19 günlük (2 Mart – 20 Mart Bahai takvimine göre Alâ ayıdır.) Bahaî orucunun bitimindeki günün, güneş batışından ertesi günün güneş batışı arasındaki zaman Oruç Bayramı’dır. Bugün aynı zamanda Bahaî yılbaşıdır. Bugünle takvimin son ayı olan Alâ ayı sonra ermiş ve Baha ayının ilk günü başlamış olur. Bundan dolayı bugüne nevruz bayramı adı da verilir.

Bayram güneşin koç burcuna girmesiyle başlar. Bu giriş, güneş batışından bir dakika önce bile olsa, hemen oruç bozulur ve bayram tutulur. Bayram toplantısında Nevruz’a ait levih (Bahai inancındaki Tanrı sözlerinin derlendiği kitap) ve dualar okunur.

-Kürtlerde Nevruz

Birçok Kürt şair ve yazarın da eserlerinde yer alan Nevruz'u Kürtler 21, 22 ve 23 Mart'ta kutlarlar. Bu bayram ile Kürtler çoğunlukla şehir dışındaki bölgelerde ve açık alanlarda bir araya gelir ve gelmekte olan ilkbaharı kutlarlar. Kadınlar rengarenk elbiseler giyerler ve başlarına pullarla süslenmiş ışıltılı örtüler örterler. Topluluk büyük bir ateş yakar ve bu ateşin etrafında dans ederek ya da üstünden atlayarak büyük bir coşkuyla bu bayramı kutlarlar.

Kürt yazar Musa Anter'e göre Nevruz aslında Kürtlerde ilk başlarda 31 Ağustosta kutlanıyordu ancak daha sonra Arap Takviminin kabul edilmesiyle bu kutlamalar Mart ayına kaymıştır.

"Nevruz kutlu olsun" Kürt dillerinde söylenişi:
-Kurmanci: Newroz pîroz be!
-Zaza : Newroz pîroz bo!
-Sorani : Newroztan pîroz bêt!

-Demirci Kawa Efsanesi

Demirci Kawa Efsanesi, (Farsça: کاوه آهنگر (Kaveh Ahangar), Kürtçe:Kawayê Hesinker) İran mitolojisinde acımasız yabancı hükümdar Zahhāk'a isyan eden mitolojik kahramanın öyküsüdür. Hikâye, Fars şair Firdevsi'nin en önemli eseri olan Şehname'de yer alır. Hikâyenin diğer ana karakteri olan Zahhāk (Farsça: ضحاک) veya Azhi Dahāka, Zerdüştçülüğün kutsal kitabı olan Avesta'da ve antik dönem Fars mitolojisinde yarı şeytan bir Babil kralı olarak yer almıştır. Firdevsi, hikâyeyi yeniden yorumlayarak bu karakteri şeytani ve tiran bir Arap kral olarak betimlemiştir. Hikâye, Kürt mitolojisinde de yer alır.

Kürtler Nevruz Bayramı'nın dayandığına inandıkları Demirci Kawa Efsanesi'nin birkaç farklı uyarlaması vardır. Bunlardan birkaçı aşağıdaki gibidir:

Demirci Kawa efsanesi şöyledir:

-Bundan çok eski zamanlar öncesinde, daha yeryüzünde kimsenin olmadığı dönemlerde Zervan isimli tanrının iki oğlu olmuştur. Birinin adı Hürmüzdür, bereket ve ışık saçan anlamına gelmektedir. Diğerininki ise Ehrimandır,kötülük ve kıtlık saçan anlamındadır. Ahura Mazda’nın kutsadığı topraklarda Hürmüz hep iyinin ve uygarlığın temsilcisi, Ehriman da onun karşıtı olmuştur.

Hürmüz, dünyada kendisini temsil etmesi için Zerdüşt’ü gönderir ve yüreğini sevgi ile doldurur. Zerdüşt ise buna karşılık oğullarını ve kızlarını Hürmüz’e hediye eder. Ehriman bu durumu kıskanır ve yüzyıllar boyunca sürecek olan iyilerle savaşına başlar. Tüm iyilere, Zerdüşt’ün soyuna ve iyiliklere Medya(Kuzeybatı İran) coğrafyasındaki yaşamı çekilmez bir duruma getirir. Ehriman bazen gökten ateşler yağdırır bazen fırtınalar koparır ve iyiliğe ve iyilere hep zulm eder. En sonunda da içindeki nefreti ve kötülük zehrini zalim Kral Dehak’ın beynine akıtır ve onu bir bela olarak İran halkının üzerine salar.

Dehak’ın bildiği tek şey kötülük etmektir. Zalim Dehak halkının kanını emerken beynindeki zehir bir ura dönüşür ve onu ölümcül bir hastalığın pençesine düşürür. Dehak acılar içinde kıvranırak yataklara düşer ve hastalığına bir türlü çare bulanamaz. Dönemin doktorları acılarının dinmesi ve yarasının kapanması ve hastalaığıjnın iyileşmesi için yaraya genç ve çocukların beyinlerinin sürülmesini önerirler. Böylece İran coğrafyasında aylarca hatta yıllarca süren bir katliam başlar; her gün zorla anne babalarındna alınan iki gencin kafası kesilip beyinleri merhem olarak Dehak’ın yarasına sürülür. Halk çaresiz ve güçsüz düşmüştür. Gençler katledilirken sıra bir gün daha önce bu şekilde 17 oğlunu kaybetmiş olan Kawa adındaki demircinin en küçük oğluna gelmiştir.

Hergün gençler Dehak'ın askerleri tarafından başlari kesilmek üzere götürülürken Kawa'nın aklına başkaldırı fikri gelir ve bu konuyu etrafında güvendiği birkaç kişiye açıklar. Demirci dükkâninda demirden savaş malzemeleri olarak Gürz-ü Kember, Kér gibi araçlar yapar ve bir taraftan da baskaldırı için etrafındakileri eğitir.Bu hareket yavaş yavaş yayılmaya başlar. Mart ayının 20'sini 21 'ine baglayan gece zalim Dehak'a karşı direniş başlar. O gece kralın sarayı direnişçiler tarafından ele geçirilir. Aynı zamanda bu direniş Dehak'ın egemenliğindeki bütün topraklarda devam eder. Direnişçiler kendi aralarinda dağlar da ateş yakarak haberleşmekteydiler. Direniş bittiginde Kawa'nın halk harekâtı Dehak'ı ve yönetimini devirir. Sevinçle dağlara koşan halk bu ateşlerin etrafında oynamaya başlar.

-Bir diğer söylentiye göre de Kawa, 20 Mart'ı 21 Mart'a bağlayan gece sabaha kadar demir ocağının başında sabahlar ve oğlunu zalim Dehak’ın katlinden kurtarmak için çareler düşünürken imdadına göğün yedinci katındaki iyiliğin temsilcisi Hürmüz, Ninowa'lı Kawa'nın yüreğini sevgi ve umutla doldurur ve bileğine güç, aklına ışık verir. Ona Zalim Dehak'tan kurtuluşun yolunu öğretir. 21 Mart sabahı, gün doğduğunda, Kawa oğlunu kendi eliyle Dehak’a teslim etmek ister ve zulmün ve kötülüğün kalesi olan Dehak'ın sarayına girer. Oğlunu zalim Dehak’ın huzuruna çıkarırken yanında getirdiği çekicini Dehak’ın kafasına vurur. Dehak’ın ölü bedeni Demirci Kawa’nın önüne düştüğü anda kötülüğün alevi Ninowa’da söner. Kısa sürede bütün Ninowa ve bölge halkı isyan eder ve ateşler yakarak saraya yürürler. Zulme karşı isyanı başlatan Kawa, demir ocağında çalışırken giydiği yeşil, sarı, kırmızı önlüğünü isyanın bayrağı, ocağındaki ateşi ise özgürlük meşalesi yapar.

Ninowa cayır cayır yanarken meşaleler elden ele dolaşır, dağ başlarında ateşler yakılır ve kurtuluş coşkusu günlerce devam eder. Zalim Dehak’tan kurtulan halklar 21 Mart’ı özgürlüğün, kurtuluşun ve halkların bayramı olarak kutlar. Demirci Kawa; başkaldırı kahramanı, Nevruz ise; direniş ve başkaldırı günü olarak tarihe geçer.

-Bir diğer Kawa efsanesine göre, 2500-2600 yıl öncesinde Zuhak (Bazı kaynaklara göre Dehak)adında Asurlu çok ama çok zalim bir kralın altında yaşayan Kawa adında bir demirci vardı. Bu kral tam bir canavardı ve efsaneye göre her iki omuzunda da birer yılan bulunuyordu. Her gün bu iki yılanı beslemek için halktan iki kişiyi sarayına kurban olarak getirtip aşçılarına bu iki çocuğu öldürtüp beyinlerini yılanlarına yemek olarak verdiriyordu. Aynı zamanda bu canavar kral ilkbaharın gelmesini engelliyordu. En sonunda bu zulümden bıkan ve bir şeyler yapmak isteyen Armayel ve Garmayel adlı iki kişi kralın sarayına mutfağa aşçı olarak girmeyi başarırlar ve Kralın yılanlarını beslemek için beyinleri alınarak öldürülen çocuklardan sadece birini öldürüp diğerinin gizlice saraydan kaçmasına yardımcı olurlar. Böylece ellerindeki bir insan beyni ile kestikleri bir koyunun beynini karıştırarak yılanlara vererek her gün bir çocuğun kurtulmasını sağlamış olurlar. İşte bu kaçan kişilerin Kürtlerin ataları olduğuna inanılır ve bu kaçan çocuklar Kawa adlı demirci tarafından gizlice eğitilerek bir ordu haline getirilirler. Böylece Kawa'nın liderliğindeki bu ordu bir 20 Mart günü zalim kralın sarayına yürüyüşe geçer ve Kawa kralı çekiç darbeleri ile öldürmeyi başarır. Kawa etraftaki tüm tepelerde ateşler yakar ve yanındakilerle birlikte bu zaferi kutlarlar. Böylece Kürt halkı zalim kraldan kurtulmuş olur ve ertesi gün ilkbahar gelmiş olur.

-Türk kültüründe Nevruz

Orta Asya'da Nevruz bayramlarında geleneksel olarak pişirilen sümelek buğdaydan yapılan bir çeşit tatlıdır.

Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, M.Ö. 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır.

Türkiye'de bir gelenek, Türk Cumhuriyetleri'nde ise resmî bayram olarak kutlanırken, 1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti tarafından Bayram olarak kabul edilen bir gün haline gelmiştir.

Türk Takvimi'nde bir gün 12 bölüme ayrılır, her bölüme Çağ adı verilirdi. Bir çağ iki saat, dolayısıyla bir gün de 24 saattir. Herbir çağ ise sekiz Keh ten ibarettir. Yılbaşı olarak gece-gündüz eşitliğinin yaşandığı 21 Mart, Nevruz günü olarak kutlanır. Bu güne ve yeni yılın başladığı an'a Yılgayak denir.

Oniki Hayvanlı Takvim ve Melikşah'ın Celali Takvimi'nde yılbaşı olarak belirlenen 21 mart, Divânü Lügati't-Türk'te de ilkbaharın gelişi olarak belirtilir. Türk edebiyatı ve musikisine de Nevruz; Nevruz-ı Asl, Nevruz-ı Arap, Nevruz-ı Bayati, Nevruz-ı Hicaz, Nevruz-ı Acem ve Nevruz-ı Seba olarak girmiştir. Tarihte pek çok devlet tarafından bayram ve gelenek olarak kutlanmıştır. Bunların başında Anadolu beylikleri, Eski Mısır, İran, Safavi, Sasani, Moğollar, Selçuklu ve Osmanlı gelir.

Selçuklu ve Osmanlı'da millî bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlere ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bu gün hâlâ Manisa'da 21 Mart'ta Mesir macunu şenlikleri yapılmaktadır. Alevi ve Bektaşiler arasında da kimi yorelerde eski takvime atfen Mart Dokuzu adi verilerek kutlanan Nevruz'da özel ayinler yapılırdı, yine Zerdüştler ve Yezidiler'de 21 Mart'ı bayram olarak kabul etmişlerdir.

Nevruz, Türkün yeniden tarih sahnesine çıkışını, yeni bir yılın başlamasını ifade eden bir gündür. Bir diğer adı "Ergenekon Bayramı"dır.

Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde örfi bir bayram olmuş ve merasimler, eğlencelerle olagelmiştir. Yani bugün Büyük Selçuklu Devleti'nin tarihi sınırlarında bulunan her yerde Nevruz bayramı yöresel bazı farklılıklar dışında, aynı anlam çerçevesinde kutlanmıştır. Nevruz, Kuzey Kıbrıs'tan Doğu Türkistan'a kadar ulusun ulu günü, yeni yıl habercisi ve bahara ulaşmak gibi anlamlar ifade eder. Ayrıca "Nevruz Sultanı", "Mart Dokuzu" gibi isimlendirmeler de yapılır. Özellikle gelişmemiş ve kırsal kesimlerde böyle adlandırılmaktadır.

Nevruz, her şeyden önce İslama dayandırılması yanlış olan, aynı zamanda Alevilikle, Sünnilikle, Bektaşilikle bağdaştırılamayan, Türklerin islamiyeti kabulünden çok daha gerilere uzanır.

"Uygur Halk Ağız Edebiyatının Esasları" adlı eserde bu bayramın çok eskiye dayandığı, Kazak, Kırgız, Özbek ve Tatar Türkleri tarafından kutlanıldığı ve Çin halkı üzerinde büyük etkiler yarattığı bilinmektedir. Yine bu eserde merasimin kaide ve kuralları yer almaktadır.

Bu kural ve kaidelere binayen; nevrûz-nâme adı verilen koşak ve beyitler hazırlanır. Nevruzun olduğu gün halk, ibadethanelere, camîlere, mescit, takke veya pazar yerlerine toplanırlar. Buralarda dans gösterileri, çeşitli eğlenceler, oyunlar oynanır. Şair ve atışmacılar (koşakcı) aralarında atışırlar. Bu topluluk münasebetiyle gençler şiir yoluyla birbirleriyle muhabbet ederek; kendilerini açarlar. Okuyan çocuklar (okuyucular denilir) nevruz şarkısı söylerler. Öğrenciler ağaçlara yazılan nevrûznâmeleri taşıyarak birbirleriyle değiştirirler. Bu sayede ilme teşvik edilmiş olunur. Cemaat para toplayarak kazanlar kaytanılır. Zengin aileler kendi yaptıkları yemekleri merasim alanına getirirler.

-Toplumdaki yansımaları

Anadolu'da Mevleviler'de de kutlanan nevruz, "selam" sözüyle başlayan ve yedi ayetten oluşan bir duayla kutlanırdı: "Ey gece ve gündüzün tedbircisi, ey gözleri ve gönülleri başka hale çeviren, ey kudret ve halleri değiştiren! Halimizi en güzele çevir!".

Bektaşilerde ise dergahlarda toplanılarak, cem ayinleri yapılarak dualarla başlardı. Ve bu dualar genellikle ahlak ve ruh temizliği üzerine olurdu. Dua faslı bittikten sonra herkese süt ikram edilerek, "Nevrûziyeler" okunurdu.

Anadolu'da birçok yerde nevruz, Allah'a secde ve iman ile kutlanırdı. Değişik yerlerde de eğlenceler düzenlenir; evler temizlenir, yemek şölenleri verilir, küs olanlar barışır; suçlular affedilirdi.

Nevruz gününde göze sürme çekildiğinde, bazı hastalıklardan ve özellikle göz ağrısından kurtulunacağına, gusül abdesti alanın o yıl içerisinde hastalıktan uzak kalacağına inanılırdı.

Doğu Anadolu'da, özellikle Antep ve Diyarbakır'da 21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece nevruz olarak kabul edilir. Saati belli olmayan bir vakitte gökte görünen bir kız ve kuş kılığına girmiş bir ermiş nevruz olarak kabul edilirdi. Bu saatlerde uyumayanların dua ve dileklerinin kabul olacağına inanılırdı.

Nevruz olayı hem edebî, hem folklorik yönüyle toplumda çok büyük etkiler yaratmıştır. Merasim gereği olagelenler koşmalara, kopuzlara, türkülere mâl olmuştur. Özellikle Türk-Uygur ağzının gelişmesinde büyük rol oynamıştır.

Nevruz Kutlayan Bazı Ülkeler:

Türkiye
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
İran
Afganistan
Arnavutluk
Özbekistan
Azerbaycan
Kazakistan
Tacikistan
Gürcistan
Irak
Türkmenistan
Kırgızistan
Kosova
Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Çin
Kırım Özerk Cumhuriyeti,
Ukrayna
Bosna Hersek
Hindistan
Pakistan
Suriye
Makedonya
Sırbistan

Derlenmiştir...
.

9 Ocak 2013 Çarşamba

Çoklu Zekâ Kuramı / Multiple İntelligences



"-Zekâ, bir ya da birden fazla kültürde değer bulan bir ürünü çevreye zarar vermeden bütünün hayrı için  ortaya koyabilme yeteneğidir.!"

Çoklu zekâ kuramı 1983 yılında Howard Gardner tarafından zekâyı tek ve baskın bir yetenek olarak görmekten ziyade, çeşitli ve özel boyutlardan oluştuğunu öneren bir modeldir.

Gardner bilişsel yeteneklerin geniş bir yelpazeden oluştuğunu ve aralarında sadece çok zayıf bir korelasyonun bulunduğunu savunmaktadır. Örneğin, kuram çarpma işlemini kolayca öğrenen bir çocuğun, bu görevde zorluk yaşayan bir çocuğa göre daha zeki olduğunu söylemez. Basit çarpma işlemlerinde uzmanlaşmak için zaman harcayan bir çocuk 1) çarpma işlemini farklı bir yolla öğrenebilir, 2) matematik dışındaki bir alanda üstün olabilir, 3) hatta çarpım sürecini derin bir seviyede anlıyor veya tamamen farklı bir süreç olarak görüyor olabilir. Temelde derin bir anlayış içermesi de yavaşlığa ve çarpım tablosunu hızlı hatırlayan çocuğa bakıldığında potensiyel matematiksel zekâsının gizlenmesine neden olabilir.

Kuram ortaya atıldıktan sonra farklı tepkilerle karşılaştı. Geleneksel zekâ testleri ve psikometrikler genellikle zekânın boyutları ve farklı görevler arasında Gardner'ın kuramının öngördüğü düşük ilişkiden ziyade yüksek korelasyon bulmakta. Yine de birçok eğitimci kuramın önerdiği yaklaşımların uygulamalı değerini destekler.

Gardner her davranış ve algılama türünün bir zekâ şekli olabileceğine dair birçok ölçüt dile getirdi.

Zekânın tek bir boyutunun olamayacağı birçok bileşenden meydana geldiği birçok bilim adamı tarafından çok eski zamanlardan bu yana dile getirilmiştir.

İnsanları yalnızca akademik zekâlarına göre zeki ve zeki değil şeklinde sınıflandırmanın ve insanın potansiyelinde var olan diğer bir çok yeteneğinin göz ardı edilmesinin kabul edilemeyeceğini savunan Howard Gardner ilk olarak 1983 yılında yayınlanan "Frames of Mind" adlı kitabında bu teoriyi ortaya koymuştur.

Gardner’a göre; "Zekâ, bir ya da birden fazla kültürde değer bulan bir ürünü ortak kullanım platformunda ortaya koyabilme yeteneğidir."

Gardner her davranış ve algılama türünün bir zekâ şekli olabileceğine dair birçok ölçüt dile getirdi.

Bu ölçütler:

-Beyin hasarından beynin tutun korunması potansiyeli,
-Genetik kombinasyonların evrimsel tarihteki yeri,
-Çekirdek etkinliğinin oluşumu,
-Kodlamaya duyarlılığı (sembolik ifade)
-Farklı gelişimsel süreçlerin devamlılığı,
-Bilgilerin, dahilerin ve diğer olağanüstü insanların sıra dışı varlığı,
-Ve durumların deneysel psikoloji ve psikometrik sonuçlarla desteklenmesi.

Çoklu Zekâ Kuramının İlkeleri

- Her birey normal şartlarda çoklu zekâlara sahiptir.
- Bireysel farklılıklardan dolayı bireyde bazı zekâlar baskın bazı zekâlar ise resesif (çekinik) olabilir.
- Bireysel farklılıklardan dolayı her zekânın farklı bireylerde gelişim süreci de birbirinden farklıdır.
- Tüm zekâlar tanımlanabilir, ancak değişkenliklerinden dolayı ölçülemezler.
- Çoklu zekâlar üzerine gidilerek güçlendirilebilir, aynı zamanda üstüne düşülmeyerek köreltilebilir.
- Bireyler kendi zekâları hakkında bilgi edinebilir ve zekâlarını geliştirme yollarını öğrenerek geliştirebilir.
- Zekâlar, algı, hafıza, problem çözebilme ve dikkat açısından birbirlerinden farklılık gösterebilir.
- Her bir zekâ diğer zekâların gelişimi için kullanılabilir.
- Çoklu zekâlar performansta, üründe ve süreçte farklı yollarla ifade edilebilir.
- Her bireyin zekâ profili tüm zekâlarının baskın ve çekinik olarak bileşimden oluşur.
- Her bireyin zekâ profili parmak izi kadar kendine özgü ve özeldir.
- Hayatta hiçbir normal birey yoktur ki sadece zekâsı ile yaşayabilsin.
- Hayatta hiçbir eylem yoktur ki sadece zekâ ile gerçekleştirilebilsin.
- Çoklu zekâlar beyinde belirli bölgelere sahiptir. Bire bir işlevlsel olabildikleri gibi birlikte de çalışabilmektedirler.

Çoklu zeka kuramının temel düşünce yapısı aşağıdaki özellikleri içerir:

1. Çoklu zeka kuramına göre çok sayıda zeka alanı vardır.
2. Zekalar çeşitli biçimlerde gösterilebilir.
3. Zeka profilleri kişiye özgüdür.
4. Zekalar güçlendirilebilir.
5. Bir öğrenmeyi gerçekleştirmenin çeşitli yolları vardır.

Çoklu Zeka Alanları

1. Sözel  / Dilsel (verbal/linguistic) Zeka
2. Mantıksal / Matematiksel (logical/mathematical) Zeka
3. Görsel  / Uzamsal (visual/spatial) Zeka
4. Bedensel  / Kinestetik (bodily/kinesthetic) Zeka
5. Muzikal  / Ritmik (musical/rhytmic) Zeka
6. Kişiler arası / Sosyal (interpersonal) Zeka
7. Kişisel  /  İçsel (özedonuk/interpersonal) Zeka
8. Doğa Zekası
9. Varolussal / Felsefi Zeka

*Yukarıdaki zekâ çeşitlerinin yanı sıra, "Ahlâk zekâsı"nın da 10. boyut olmaya değer olduğu kabul edilmektedir.


1- Sözel, Dilsel Zeka

Bu alan kelimelerle konuşma veya yazma becerisiyle ilgilidir. Yüksek sözel/dilsel zekâya sahip insanlar için kelimeleri ve dilleri öğrenmek kolay gelir. Okuma, yazma, hikayeler anlatma ve kelimeleri tarihleriyle birlikte hatırlamada iyidirler. Okumaya, not tutmaya, dersleri dinlemeye ve öğrendiklerini tartışmaya eğilimlidirler. Sözel/dilsel zekâya sahip kişiler yabancı dilleri çok kolay öğrenebilmektedir.

Sözel-dil zekası, bir bireyin kendi diline ait kavramları yazılı veya sözlü etkili biçimde kullanabilme, kendini ifade edebilme yeteneğidir.. Okuma, yazma, dinleme ve konuşma ile iletişim sağlayarak, bu zekanın en belirgin özellikleri kullanılır. Dil zekası iletilenin bireysel olarak algılanmasını sağlar.

2- Mantık- Matematik Zekası

Bu alan mantık, soyutlamalar, nedenleme, numaralar ve eleştirel düşünmeyle ilgilidir. Örneğin, kuram çarpma işlemini kolayca öğrenen bir çocuğun, bu görevde zorluk yaşayan bir çocuğa göre daha zeki olduğunu söylemez. Basit çarpma işlemlerinde uzmanlaşmak için zaman harcayan bir çocuk çarpma işlemini farklı bir yolla öğrenebilir Gardner IQ testlerinin sadece sözel ve mantıksal-matematiksel yetenekleri ölçtüğünü savunur.

Mantıksal düşünebilme yeteneği, soyut işlemler yapabilme, sayıları etkili kullanabilme ve sorgulama, varsayım çıkarma, problem çözebilme yeteneğidir. Bu zeka biçimi gelişmiş olan insanlar nesneleri tanımlamada, analiz etmede ve problem çözmede başarılıdırlar. Rakamlarla araları iyidir. Bulmacalar, şekiller ilgilerini çeker.

3- Görsel Uzamsal Zeka

Bu alan görsel-uzamsal yargılar ve zihnin gözüyle görselleştirme yeteneğiyle baş eder. Bu zekâ türüne uygun olan meslekler artist, tasarımcı ve mimarlıktır. Uzamsal zekâya sahip bir insanın yap-boz oyunlarında da iyi olduğu görülmektedir.

Görsel – uzamsal zekâ, görsel araştırma, zihinsel tasarım ve hayalleri gerçekleştirme, iç ve dış benzetmeleri birleştirme ve fark etme yeteneğidir. Görsel/Uzamsal zeka, resimler ve imgeler zekası ya da görsel dünyayı doğru olarak algılama ve kişinin kendi görsel yaşantılarını yeniden yaratma kapasitesidir. Zihinlerinde resimler yaratır ve bunları çizerler. Harita okuma, çizim, resim ve heykel yapımı ile uğraşabilirler.

4- Müzik Zekası

Bireyin müzikle, müziksel ve ritimsel formlarla kendini ifade edebilme, müzik ritimlerini algılayabilme yetenekleridir.

Müzikal – Ritmik Zekâ: Bireyin müzikle, müzikse ve ritimsel formlarla kendini ifade edebilme, müzik ritimlerini algılayabilme yetenekleridir. Gardner düzenli olarak müzikle bir arada olan her insanın beste yapma, şarkı söyleme ve enstrüman çalma gibi müzikal etkinliklerde sahip olduğu bazı becerilerle başarılı olabileceğini belirtmektedir. Bu zekası gelişmiş bireyler notalara karşı duyarlı olurlar, müzik kulakları gelişmiştir.

5- Bedensel Zeka

Bir ürünü ortaya koymak, bir problemi çözmek, kendini ve duygularını ifade edebilmek için vücudun bir bölümünü veya tamamını kullanabilme yeteneğidir.

Kinestetik Zekâ: Bir ürünü ortaya koymak, bir problemi çözmek, kendini ve duygularını ifade edebilmek için vücudun bir bölümünü veya tamamını kullanabilme yeteneğidir. Spor yapmayı dans etmeyi severler, el göz koordinasyonları, vücut kontrolleri iyidir. Beden dillerini sağlıklı biçimde kullanmaya yatkındırlar.

6- Sosyal Zeka

Bireyin çevresindeki kişilerin isteklerini, duygularını ve ihtiyaçlarını anlama, yorumlama ve kişilerle etkili iletişim kurabilme yeteneğidir.

Kişilerarası Zekâ: Bireyin çevresindeki kişilerin isteklerini, duygularını ve ihtiyaçlarını anlama, yorumlama ve kişilerle etkili iletişim kurabilme yeteneğidir. Bu zeka çevredeki bireylerle iletişim kurma, onları anlama, bu kişilerin ruh durumlarını ve yeteneklerini tanıma gibi davranışlara işaret eder. Arkadaş gruplarıyla vakit geçirmekten hoşlanırlar. İyi bir dinleyici olabilirler.

7- İçsel Zeka

Kişinin kendisi hakkında sahip olduğu gerçek bilgi ve anlayış ile uyumlu davranışlar sergilemesi ve kendisini tanıma yeteneğidir.

Kişisel Zekâ: Kişinin kendisi hakkında sahip olduğu gerçek bilgi ve anlayış ile uyumlu davranışlar sergilemesi ve kendisini tanıma yeteneğidir. Kendine ilişkin farkındalıkları artmış, duygu ve düşüncelerini anlamlandırabilen bireylerdir. Meditasyon gibi içe dönük faaliyetlerden hoşlanırlar. Kendileriyle barışıktırlar.

8- Doğa Zekası

Doğayı tanıma ve anlama, yaşayan canlıları tanıma, doğanın dengesini anlama, canlıları tanıma ve sınıflandırma yeteneğidir.

Güdüsel Zekâ: Doğayı tanıma ve anlama, yaşayan canlıları tanıma, doğanın dengesini anlama, canlıları tanıma ve sınıflandırma yeteneğidir. Bu zekası gelişmiş bireyler doğayla iç içe yaşamayı, doğa yürüyüşlerini severler. Diğer canlılara karşı hassas ve meraklıdırlar.

9- Varoluşsal - Felsefi Zekâ:

Bazı çoklu zekâ kuramı savunucuları ruhsal veya dini zekâyı olası bir zeka tipi olarak önerdi. Gardner ruhsal bir zekânın varlığını kabul etmese de, "varoluşsal" zekânın yararlı bir yapı olabileceğini belirtti. Varoluşsal zekânın hipotezleri ise eğitim araştırmacıları tarafından keşfedilmiştir.

Sonsuz ve sonsuz küçüklükte duyusal verilerin ötesindeki soruların veya olguların üzerinde düşünme yeteneği. Bu zekâ türüne uygun kariyer veya meslek gruplarına şamanlar, rahipler, matematikçiler, fizikçiler, bilim adamları, evren bilimciler ve filozoflar.

Varoluşsal zeka İnsanoğlunun varoluşu ile ilgili sorulara karşı hassas olma ve bu soruları çözmeye çalışma yeteneğidir. Bu sorular, “Dünyaya nasıl ve niçin geldik? Bilinç ne demektir? Ölüm var mıdır? Neden ölürüz?” gibi sorulardır.

Gardner geleneksel zekâ anlayışının tersi olarak bireyin genetik katlımla getirdiği zekasının geliştirilebilir olduğunu, sayısal olarak hesaplanamayacağını, gerçek hayat koşullarından soyutlanamayacağını, her insanın çeşitli zeka alanlarının tümüne sahip olduğunu ifade etmiştir.

Görüldüğü gibi IQ testlerine dayanılarak yapılan “zeki” tanımı yavaş yavaş gerilerde kalmıştır. İnsan sürekli olarak kendi potansiyelini ve gerçek yeteneklerini keşfetme arayışındadır. Arayışlar da beraberinde yepyeni kuramlar getirmektedir.


-Çoklu zekanın eğitimde kullanımı

Gardner(1999) zekâyı ‘‘bir kültürel ortamda problem çözme veya kültürün bir değeri olan bir ürün yaratma bilgisinin etkinleştirilebilir biyopsikolojik potansiyelidir.’’ (s. 33-34). Gardner'a göre bunu etkinleştirmek için sadece mantıksal ve dilsel zekâdan daha fazla yol vardır. Gardner okullaşmanın amacının "insanların zekâlarının geliştirilmesi ve mesleksel veya meslek dışı hedeflerine ulaşmaları için zekâ spektrumlarına uygun düzeyde yardım edilmesi gerekir. Yardım alan insanlar ise topluma daha yapıcı bir biçimde hizmet etmeye heves duyarlar."

Geleneksel olarak okullar mantıksal ve sözel/dilsel (özellikle okuma ve yazma) zekânın gelişimini vurgulamaktadır. Dünyada uygulanan IQ testleri ise (Türkiye için YGS, ALES vb.) çoğunlukla mantıksal ve sözel/dilsel zekâya odaklanmaktadır. Bu testlerde iyi yapanlar prestijli okullara ve üniversitelere gitmektedirler. Birçok öğrenci mantıksal ve sözel alanlarda iyi olmalarına rağmen, bu alanlarda çok iyi olmayan öğrenciler de bulunmaktadır. Helding'e göre (2009), "Standart IQ testleri belirli bir zaman içerisinde kazanılan bilgiyi ölçer ve sadece kristalleşmiş sabit kare görüntüsü sağlayabilir. Bir insanın öğrenme yeteneğini, yeni bilgiyi özümlemesini veya yeni problemleri çözebiliyor olduğunu ölçemez." (s.196). Gardner'ın kuramı öğrenciler eğitimin geniş görüsüyle hizmet aldığı taktirde daha iyi olacağını savunur. Bu hizmetler öğretmenleri farklı metodolojiler, alıştırmalar ve etkinliklerle her öğrenciye ulaşabileceğini içerir. Eğitimcilerin ‘‘bu öğrenciyi bu konuyu öğrenirken çalıştıracak yollar’’ bulmaya zorlar (Gardner, 1999, s.154).

James Traub'ın The New Republic'teki makalesi Gardner'ın sisteminin birçok akademisyen veya öğretmen tarafından kabul edilmediğini belirtmektedir. Gardner ise şu sözleri sarfeder: ‘‘Çoklu Zekâ kuramı birçok deneysel kanıtlarla tutarlıdır ve şuana kadar deneysel testlerle güçlü bir şekilde inkâr edilememiştir... Kuram uygulamaları eğitim alanındaki birçok projede incelenmiştir. Bizim önsezimiz birçok defa gerçek sınıf deneyimleri ışığında gözden geçirilmek zorundadır.’’(Gardner, 1993, s. 33).

Kısa süreli bellek işlemlerini keşfeden psikologlardan biri George Miller, The New Yoruk Times Book Review'da Gardner'ın savının "önsezi ve düşünce"ye indirgendiğini yazmıştır (s. 20). Gardner'ın daha sonraki çalışması fikirleri biraz değiştirmiştir. Son dönemde kendini zekâ çalışmalarına adamış Psikoloji, Kamu Politikaları, ve Kanun Gardner'ın çalışmalarına yer vermemektedir.

Çoklu zekâ kuramının uygulamaları geniş bir alanı kapsamaktadır. Zorluk yaşayan bir öğrenciyle karşılaşan her çeşit öğretmen çoklu zekâyı bir çerçeve olarak kullanabilmektedir. Genellikle, bu kuramı destekleyenler öğrencilerinin farklı zekâlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmeleri için fırsatlar sağlamaktadır.

Eleştirel Tepkiler:

-Zekâ'nın tanımı

Kuramın temel eleştirilerinden biri onun ad hoc olmasıdır: Gardner "zekâ" kelimesinin anlamını genişletmiyor; aksine zekânın yokluğunu reddederek tıpkı diğer insanların "yetenek" kelimesini kullandığı gibi geleneksel olarak "zekâ" kelimesini kullanıyor. Bu uygulama Robert J. Sternberg (1983, 1991), Eysenck (1994), ve Scarr (1985) tarafından eleştirilmiştir.

Çoklu Zekâ kuramının savunucuları, zekânın tanımının çok dar olduğunu ve insanların düşünme ve öğrenme yollarının çeşitli olmasının tanımını genişletebileceğini öne sürmektedir.

-Uzamsal zekâ

Gardner IQ testlerinin sadece sözel ve mantıksal-matematiksel yetenekleri ölçtüğünü savunur. Psikolog Alan S. Kaufman ise IQ testlerinin yaklaşık 70 yıldır uzamsal yetenekleri de ölçtüğünü savunnmaktadır.

Ansiklopedik Açılım:

Zekâ (Arapça: ذكاء) ya da ruh biliminde anlak, zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle anlak, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler birleşimidir. En geniş anlamıyla, genel zihin gücü olarak da tanımlanabilir.

Zihnin algılama, bellek, düşünme, uslamlama, öğrenme gibi birçok işlevini içerir. Sözcük çok geniş anlamda kullanılsa da psikologlar tarafından yaratıcılık, kişilik, bilgi ve akıl gibi değişik kategorilere ayrılmıştır.

Zekâ araştırmacılarının asıl alanı insanlardır, fakat hayvanların da öğrenme, anlama vs. yetenekleri üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

-Köken bilimi

Zekâ sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Arapçada ذكاء, "parıltı", "zihin parıltısı" gibi anlamlara gelmekte; "ateşin harlanması" gibi bir anlamda da kullanılmaktadır.

Anlak ise öz Türkçe bir sözcük olup, anlamak (anla-) eylem kökünden türemiştir ve basit anlamıyla, anlama, algılama yeteneği demektir.

-Tanımlar

Zekânın ne olduğu ile ilgili tartışmalar yıllardan beri sürmektedir. Buna göre anlağın birkaç tanımı şu şekildedir:

-Binet'e göre anlak, iyi akıl yürütme, iyi hüküm verme ve kendi kendini aşma kapasitesidir.
-Davis'e göre anlak, edinilen bilgilerden faydalanarak sorunları halletme yeteneğidir.
-Terman’a göre anlak, soyut düşünme yeteneğidir.
-Thorndike'a göre anlak, birçok düşüncesel yeteneklerin karışımıdır ve mekanik, sosyal ve soyut anlak olmak üzere üç başlıkta incelenmelidir.
-Weshler'e göre anlak, bireyin amaçlı davranma, mantıklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerde etkili olma kapasitesinin tümüdür.

-Belirleyen etkenler

Bir kişinin zekâsını belirleyen üç temel etken vardır:

1- Kalıtım

Temelde zekâ doğuştan gelir ve büyük ölçüde kalıtımın etkisiyle belirlenir. Yapılan çalışmalarda çocuğun zekâsı ile ana-babanın zekâsı arasında yüksek düzeyde ilişki olduğu saptanmıştır. Çocuğun zekâ gücü anasıyla babasının zekâ gücü ortalamasına yakındır. Biraz altında ya da üstünde olabilir. Ana ve babanın döl gözelerinde, gen adı verilen ve kalıtımı belirleyen özellikler rastlantısal bir yolla çocuğa geçerler.

2- Doğum ve öncesi

Çocuğun döl yatağında uygun beslenmesi, beyin kanlanma ve oksijen alımının yolunda gitmesi gerekir. Örneğin; zor bir doğum sırasında çocuğun soluğu uzun süre kesilirse, beyin gözeleri ölür ve sonuçta zekâsı etkilenir. Bunun gibi, beyin dokusunu doğum sonrasında örseleyen yaralamalar ve beyin yangıları da zekâ gizilini (potansiyelini) düşürebilir.[8] Ananın gebelik süresince nasıl beslendiği de zekâ gelişimini etkileyen bir etkendir.[9]

3- Çevre

Çocuk doğuştan getirdiği zihinsel gizilini kullanabilmek ve geliştirebilmek için varsıl uyarıcılarla donatılmış çevreye ihtiyaç duyar. Çevrenin zekâyı tam olarak ne ölçüde etkilediği saptanamamıştır. İlk yaşlarda ana babanın uyarması, ilgisi, zekâyı geliştirebileceği gibi, bunun tersi de olabilir. Bu konuda genellikle gözlenen, eğitim düzeyi düşük bir ana-babanın çocuğuna anlaksal yoldan ilgisinin az olduğu ve çocuğun (okul çağına gelene kadar) zekâ gelişiminin yavaş olduğudur. Genel olarak zekânın %75'i ilk dört yılda oluşur ve 20 yaşına kadar gelişimini sürdürür.

-Ölçme

Zekâ ölçerleri (testleri) çocukların yapabilecekleri işlere, becerilerine, yanıtlayabilecekleri sorulara, yaşlarına uygun sayı, söz bilgisine ve biçim ilişkisine dayandırılarak hazırlanır. Zekâ standardize edilmiş bu zekâ testleri ile ölçülür. Bu testlerdeki sorular her yaşa göre özel olarak hazırlanır.

-Tarihçe

Batıda kullanılan ilk zekâ ölçerini Fransız psikolog Alfred Binet ve Dr. Theodor Simon üretmiştir. 1905'te yayımlanan bu testin adı "Binet-Simon Testi"dir. Bu ölçer, Paris ilkokullarında başarısız öğrencilere uygulanmış ve zekâsı geri olduğu için başarısız olanlarla; zekâsı geri olmayıp, olumsuz çevre etkenleri yüzünden başarısız olanları ayırt etmek amacıyla kullanılmıştır.

-Zekâ katsayısı

Ölçerlerde çocuğun doğru yanıtladığı sorular dikkate alınarak zekâ yaşı hesaplanır. Zekâ yaşının gerçek yaşa bölümünün 100 ile çarpılmasıyla zekâ katsayısı (ZK ya da IQ) ortaya çıkar:

ZK = (Zekâ yaşı / Gerçek yaş) x 100.

Örneğin; 10 yaşındaki bir çocuk ölçerde yalnızca 6 yaş düzeyine kadar olan soruları/görevleri yapabilmişse, ZK'si (6/10) x 100 = 60 olarak belirlenir.

-Sınıflandırma

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) önerdiği zekâ sınıflandırması şu şekildedir.

Uluslararası zekâ sınıflandırması

ZK (IQ)        Zekâ sınıfı

0-20        Derin zekâ geriliği / zihinsel engel
21-35        Ağır derecede zekâ geriliği / zihinsel engel
36-50        Orta derecede zekâ geriliği / zihinsel engel
51-70        Hafif derecede zekâ geriliği / zihinsel engel
71-79        Sınırda zekâ
80-89        Donuk zekâ
90-109        Normal ya da ortalama zekâ
110-119        Parlak zekâ
120-129        Üstün zekâ
130 ve üstü Çok üstün zekâ

-Akıl ile ilişki

Akıl doğru düşünce üretmekle ilgilidir. Zekâ ise genelde uygulayıcı olarak düşünülebilir. Akıl kuramlar ve kurallar ortaya çıkarırken, zekâ bunların pratikte uygulanmasını sağlar. Başka bir açıdan bakıldığında zekâ düşünebilme gücü ya da yeteneğidir. Doğru düşünceye ulaşmak ya da sahip olmak ise akılla olur.

Derlenmiştir

.

6 Ocak 2013 Pazar

5 Filan Değil; En Az 33 Duyu Sahibiyiz



Hepimiz sıcaklığı, basıncı, dokunmayı hissetmez miyiz? Eklem pozisyonumuzun konumunu, vücut hareketimizi, dengeyi, idrar kesesinin doluluğunu, midedeki açlığı veya vücudun susuzluğunu? Tabii ki bütün bunları da hissederiz veya duyumsarız, biliriz.

Ancak bu arada vücutta farkında olmadığımız başka kontrol sistemleri de vardır. Beyin ve omuriliğin içinde bulunduğu serebrospinal sıvısının pH düzeyini hissetmesi gibi. İçimizdeki sistemlerin, kendi yakın ve uzak çevresindeki olayları algılamasını biz hissetmesek de, bunlar vardır.

Bilim ilerledikçe duyu tanımı ve sayısı değişiyor. Bilim, beynin gizemli dünyası içine, giderek daha derinliğine girdikçe, bugüne kadar ders kitaplarında öğretilen, yüzyıllar boyu herkesin üzerinde hemfikir olduğu bilgiler de eskiyor.

Örneğin şu meşhur 5 duyu: Görme, koklama, duyma, dokunma ve tat alma.


-Beş temel ve sınırsız ekstra duyu olanağı

Bilim dünyası 5'ten çok daha fazla duyumuz olduğu konusunda ısrarlı. Şimdilik 21 duyu üzerinde karar kılındı. Bu konuda hemen herkes hemfikir. Ancak çeşitli görüşlere göre bu sayı 33'e kadar uzanıyor. New Scientist Dergisi, duyular konusunu geniş bir dosya olarak ele aldı ve bilim dünyasında üzerinde tam veya yarım fikir birliği içinde olunan yeni duyularımızın hem listesini yayımladı hem de fonksiyonları hakkında geniş bilgi verdi.

Alışıldık duyu organlarımızın kullanıma alışkanlıklarının hatalı eğitimden ve teknolojik çevre faktörlerinin yan etilerinden dolayı köreldiğini ifade eden araştırmacılara göre, özellikle temel duyuların büyük bir kısmının işlevselliği, ilginç ve şaşırtıcı kişilikleri bilim dünyasınca araştırılan insanlar üzerinde saptandı.

Mesela bunlardan biri bir Türk ressam. Hiç görmediği varlıkların resimlerini yapabilen Türk ressam Eşref Armağan, bugün bilim dünyası için hem şaşırtıcı hem de beynin gözün görmediği varlıkların resimlerini nasıl yaptığı konusunda ilginç veriler sunuyor. Bir başka ilginç kişilik de diliyle gören bir Amerikalı. Gözleri görmediği halde, dilinin üzerine yerleştirilen aygıt sayesinde diliyle 'görebilen' Erik Weihenmayer'ın durumu, duyusal algılama konusunda yeni açılımları da ortaya koyuyor.

-Farklı frekanslar

Sözgelimi işitme duyusunu ele alalım. Bu tek bir duyu mu yoksa yüzlerce -her bir koklea tüy hücresi için bir tane- duyu mudur? Bilim insanları şimdi, yüksek-frekans işitme yeteneği ile düşük frekans netliği arasındaki ilişki açısından, duymanın tek bir duyu olmadığını belirtiyorlar. Dolayısıyla bu ikisini ayrı ayrı ele alıyorlar. Duyu organlarımızın yapıları hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, duyu sayısı artmış gibi görünür.

Duyular çok karmaşık görünüyor. Ancak bilim insanları duyular söz konusu olduğunda, kastettikleri duygular veya algılardır. İnsanlar yüksek varlıklar olarak ışığı ve gölgeyi görürken, nesneleri, alanları, insanları ve bunların pozisyonlarını algılar. Sesleri duyar, ancak konuşmaları ve müziği algılar. Bizler, karmaşık kimyasal sinyallerin karışımlarının tadını ve kokusunu duyarız fakat bu karışımı dondurma, portakal veya biftek olarak algılarız.

Bilim adamları, algılamayı organize beynin ham duyusal verilere ilave ettiği 'katma değer' olarak görüyor.

Verilen bir örnek şöyle: 'Kalabalık bir toplantı salonunu düşünün. Bir kişiyle karşılıklı konuşurken, geri plandaki tüm seslere kulaklarımızı kapatabiliriz. Onları duymayız. Diyelim ki arka plandaki biri adımızı çağırsın, biz hemen bunu duyarız ve kulaklarımızı özel konuşmaya kapatarak hemen sesin geldiği yöne dikeriz. Sonuç: Her zaman çevresel sesleri duyarız ancak bunları her zaman dinlemeyiz. Yani algıda seçici davranıyor olmamız, temel duyuların her zaman ötesine geçer'.

Burada şu saptama yapılıyor: Önemli olan algılardır, duyular yalnızca algıya eşlik ediyorlar.

-Her ihtiyaç yeni bir duyu oluşturur

Yapılan deneyler sonucu anlaşıldı ki, görmeyen gözün yerini, bir başka duyu alıyor ve bedenimiz veya beynimiz açığı kapatmaya çalışıyor.

Birdenbire bilimin önünde yeni bir kapı açıldı ve şu soru felsefi boyutta da tartışılmaya başlandı: Bildiğimizin veya sandığımızın tersine, görme, işitme, dokunma vb. duyular arasında aslında bir ayrım yok mu? Bu duyularla dünyayı algılayışımız arasında çok da önemli bir ortak yön yok mu?

Beyin, ihtiyacı olan bilgiyi, örneğin göz yoksa, başka organlarla da toplayabiliyor. Bilgiyi toplayan duyu organı ve bu bilginin beyne aktarılış biçimi, sanki çok da önemli değil. Burada önemli olan ihtiyaç hissedilen bilgi!

Kimilerine göre bu, beynin esnekliğinin kanıtı. Beyin, görme gibi birincil önemde bir duyu kaynağından yoksun kaldığında, mesela dokunma gibi, daha önemsiz bir duyu yoluyla gerekli bilgileri elde etmeye çalışır.

Bilim dünyası şimdiden, görsel dünyayı sesle yansıtan bir video kamera geliştirdi. Daha parlak nesneler kameraya daha yüksek ses olarak yansırken, yanal konum stereo sesle temsil ediliyor. Günün birinde gözleri görmeyenler belki de stereo surround ses sistemi sayesinde, hayatı bizlerden daha net algılayabilecekler ve bütün bilgisayar oyunlarını rahatlıkla oynayabilecekler.

-En az 33 duyu sahibiyiz

Anlaşıldığı kadarı ile kitaplarda okuduğumuz beş duyumuz artık eski bilgi oldu. Görülüyor ki duyularımızın sayısı şimdilik en az 33'e ulaştı!

Aslında tutucu davranan bilim adamları, bu 33 duyudan 10'unu kabul ediyor. Radikal davranan bilim adamları 33'ünü de kabul ediyor. Ortada olan bilim adamları bir arabulucuk yapıyor ve 21 tanesine, 'Evet bunlar duyu' diyor.

-Peki bu 33 duyu nasıl ortaya çıkıyor?

Duyularımızı aldığımız uyarıların niteliklerine göre sınıflandırdığımızda, ortaya beş değil üç temel duyu sınıfı çıkıyor: Bunlar tat, koku veya kan şekeri gibi içsel algıları uyaran kimyasal duyular; dokunma ve duyma ile ilgili mekanik duyular ve görme ile ilgili ışık. Bazı hayvanlarda, biz insanlardan fazla olarak, manyetik duyu da bulunuyor ki,yakın zamanlarda yapılan araştırmalarda insan beyninin de manyetik alanlara karşı duyarlı olduğu tespit edilmiştir. Bütün bu duyu gruplarının işleyebilmesi için, farklı duyusal sistemlerin araştırılmasına ihtiyaç var. Mesela iç kulakta ince kıl hücreleri olması veya ışık fotonlarının retinaya çarpma gereği gibi.

Bu sistemleri kendi içinde alt gruplara da böldüğünüzde 'duyu'ya şöyle bir tanım getiriyorsunuz: Özel sinyallere tepki veren ve beynin özel bir bölgesine bilgi gönderen özel hücre tiplerinden oluşan bir sistem.

-İşte size bu sistemin 33 alt algı dalından bazıları;

 Görme: Işık, renk, kırmızı, yeşil, mavi, sarı ve diğer renk skalaları

 Duyma: Vızıltı, basınç, şok, bir çok farklı frekanslardaki (Hz) beyaz-pembe ve gri uğultular

 Koku: 2000 veya daha fazla reseptör tipi

 Tat: Tatlı, tuzlu, ekşi, acı, kekremsi

 Dokunma: Hafif dokunma, şiddetle bastırma, okşanma, sürtünme

 Ağrı: Deri ile ilgili, vücut ile ilgili, iç organlar ile ilgili

 Mekanik algı: Denge, döngüsel hız, doğrusal hız, eklem konumu, kinestez, kas gerilimi-tendon organları, kas gerilimi-kas lifleri

 Sıcaklık: Sıcak, soğuk, ılık

 İç algılar: Tansiyon, damar içi kan basıncı, merkezi damar kan basıncı, kafa kan sıcaklığı, kan oksijeni içeriği, beyin-ilik sıvısı pH'sı, plazma osmotik basınç (susuzluk), arter-damar kan şekeri farklılığı (açlık), akciğerde genişleme, idrar kesesi gerilmesi, dolu mide vs.

-Görmeden boyayan ressam

Türk ressam Eşref Armağan'ın, hiç görmediği evlerin, dağların, göllerin, yüzlerin ve kelebeklerin resimlerini nasıl yaptığının sırrı, ABD'de psikologların ve nörologların yürüttüğü deneylerle çözüldü. Burada bilim insanları şu soruya yanıt aradılar: Beynimizdeki imajları sadece gözlerimizi kullanarak mı yaratırız, yoksa diğer duyularımızı da kullanır mıyız? Bilim insanları, görmezlerin, dokunarak bir taslak resmi bir gören gibi algılayabildiğini kanıtladılar. Üç boyutu anlıyorlar ve de çizebiliyorlardı. Sonuç: Gören bir insan bakarak, görmeyen ise dokunarak aynı şeyi öğreniyor.

-Dil ile görmek

Adı Erik Weihenmayer, görme duyusunu 13 yaşındayken yitirdi. Şimdi koca adam tabii. Wisconsin Tıp Fakültesi'ne bağlı Paul Bach-y-Rita'nın laboratuvarında müthiş bir deney yaşadı ve bu deneyin sonucunda diliyle 'görebilir' duruma geldi. Alnına yerleştirilen kamera, elektronik bir aygıta sinyal gönderiyor, bu sinyal de karanlık ve ışık dizgesini elektrik akımlarına dönüştürüyordu. Akımlar, pul büyüklüğünde bir levha üzerindeki elektrodlarda görüntü biçiminde kodlanarak diline aktarılıyordu. Bu yolla beyninde görüntü oluşturuluyordu. Weihenmayer, yıllardır kapalı olduğu dünyanın dışına çıkmış ve uzay, derinlik ve biçimi duyumsayabilmişti.


Düzenlenmiştir

.

5 Ocak 2013 Cumartesi

Erk Hayvanları


Erk Hayvanları inanç tarihinden de öncesinden beri var olan bir olgudur.

Kutsal hayvanlar diye adlandırdığımız bu varlıklar bizi ömrümüzün boyunca sonuna dek takip ederler. Karekteristik özelliklerini benimsememiz konusunda bize yol gösteren hayvanlardır.

Hangisi olursa olsun, bize mutlak şekilde yardım ve hocalık etmek icin bizi bulurlar.

Erk hayvanınıza Bir çok şekilde rastlayabilirsiniz;

- Rüyanızda yada meditasyonlarınızda görünen bir veya bir kaç hayvan olabilir,
- En sevdiğiniz hayvan-lar olabilir
- Beraber yaşadığınız bir hayvan-lar olabilir

Veya aynı anda farkı konumlardaki bir kaç hayvandan ibaret de olabilir.

Eğer böyle bir hayvanımız varsa, onun hakkında ne öğrenebilirsek kardır, çünkü bu tekamüle gereksinimimiz vardır.

Doğanın ruhu bu hayvani bize yönlendiriyor ki siz ondan öğrenmemiz gerekenleri öğrenelim.

O sebeptendir ki bazı hayvanlara kendinizi daha yakın hissederiz yada kendimizi onlarla özdeşleştiririz.

Unutmamak gerek, hayvan dostlarımız, bizlerden yüzbinlerce yıl öncesinden beri bu dünyadaki varlıklarını sürdürüyorlardı.

İnsan soyu dünyada şu ya da bu şekilde var olduğunda hayvanları bir yol gösterici-kılavuz olarak kabul etmişti, çünkü onlar doğal yaşama tamamen hakimdiler.


Tarih boyunca hayvanlar insan için bedensel destek, ruhsal içgörü sağlayarak fiziksel, tinsel ve cinsel açıdan önemli roller üstlemiştir. Hemen tüm yaradılış öykülerinde hayvanların dünyamız üzerinde bizden daha uzun süredir var olduğu anlatılır. Atalarımız nesnel yaşamlarının çoğunu hayvanlara bağımlı olarak geçirmişlerdir. İnsanların dünyayı biçimlendirmesinde hayvanların büyük katkısı olmuştur. İnsanlarla karşılaştırdığımızda, hayvanlar daha büyük niteliğe ve erke sahiptirler.

Hayvan türlerine baktığımızda bunların insandan daha hızlı koşan, yüzen, gören, duyan ve koku alan, ağaçlara, kayalara daha hızlı tırmanan, daha iyi avlanan ve daha iyi uçan canlılar olduğunu görürüz. Bu yüzden de atalarımızın hayvanları bir eğitmen, bir dost ve hayatın gizemlerini görmede bir kılavuz olarak görmeleri şaşırtıcı değildir. Tarihsel olarak Şamanizm, hayvanların insan yaşamında ve hayatta kalmada can alıcı bir rol oynamış olan kabile kültürlerinde gelişmiştir. Şaman inancına göre, her hayvanın yaradılış sürecinin bir parçası olması nedeniyle bir etki vardır ve bu erk de kendi içinde bir bilgelik taşır. Yine şamana göre Yüce Ruh, doğa ve hayvanlar aracılığıyla sizinle psişik bir bağ kurar ve yaşam yolunuzda size kılavuzluk ederek, içgörü sağlayacak bilgiler verir.

Evrendeki her varlık; rüzgar, nehir, bitkiler ve hayvanlar, biz öyle olmasını ister, bunu seçersek, bizim öğretmenlerimiz, rehberlerimiz olabilirler. Evren, bizimle hayvan ruhları / özleri yoluyla irtibat kurabilir ve öğretebilir. Böylelikle hayvan rehberlerimiz, kendimiz daha iyi anlayabilmemize, neyi, neden yapmış olduğumuzu daha iyi fark edebilmemize ve gerçeğimizi keşfederek, hayatımızı kendimize özgü şekilde yaratmamıza yardımcı olurlar.

Rehber hayvanlar deyince akla ilk gelen, totem hayvanıdır (erk hayvanı olarak da kullanılmaktadır). Totem, Webster sözlüğünde “kişisel veya ruhsal kimliğimizle alakalı olarak özgün ve hürmet ettiğimiz bir sembol veya amblem olan doğal bir obje; genellikle bir hayvan” olarak tanımlanmış. “Animal Speak” adlı kitabının yazarı Ted Andrews totemi, “hayatımız boyunca varlığı ve enerjisiyle kendimizi yakın ilişkide hissettiğimiz doğal obje, varlık veya hayvan” olarak tanımlıyor.

Bu tanımlardan da anlayabileceğimiz gibi, totem hayvanımızla özümüz ve özelliklerimiz çok benzeşir. Totem hayvanlarımız güçlerimiz ve kabiliyetlerimiz hakkında bize bilgi verirler. Öz olarak, bu hayvanların özleriyle bağlıyızdır, dolayısıyla bizde halı hazırda olan veya hayat yolculuğumuz sırasında açığa çıkacak olan özellikleri temsil ederler. Ayrıca onların kuvvetli olmayan yönlerini de, bizim bu hayatta öğrenmemiz ve geliştirmemiz gereken özelikler olarak çalışabiliriz. İhtiyacımız olduğunda, totemimizin gücüyle birleşerek, onun arketipsel enerjisiyle bağlantıya geçmek, yaptıklarımızı çabuklaştıracak ve kolaylaştıracaktır.

Bazen rehber hayvanlar, hayatımıza bir mesaj nakletmek için girerler. Mesajcı Hayvanlar, ihtiyacımız olduğu dönemlerde öğrenmemiz gereken bir konuyu öğretmek için gelebilirler, bir karar aşamasında yardımcı olabilirler, hayatımızın o döneminde gitmemiz gereken yön hakkında bize rehberlik ederler ve/veya olabilecek bir tehlikeye karşı uyarırlar. Biz mesajlarını anlayana ve uygulayana kadar kendilerini beli ederler ve görevleri bittikten sonra hayatımızdan çıkarlar.

Bazı hayvanlar, negatif yönlerimizi dönüştürmek göreviyle hayatımıza girerler. Bastırdığımız, korktuğumuz, farkında olmadığımız yönlerimize, çözmemiz gereken sorunlara parmak başlarlar. “Gölge Hayvanlarımız” olarak nitelendirilen bu hayvanlardan genellikle korkarız veya en azından hoşlanmayız. Halbuki bu hayvanlar değerli öğretmenlerdir; negatif olan yönümüzü dönüştürmemize yardımcı olmak için burada bulunmaktadırlar.

Yolculuk Hayvanları, hem fiziki dünyada hem de şamanik yolculuklarda bize rehberlik ederler. Fiziki dünyada, hayatımızda yeni bir dönemdeysek, örneğin farkındalık açısından dönüşüm içindeysek, farklı bir ülke veya şehre taşınmışsak veya yeni bir işe başlamışsak bir “rehber yolculuk hayvanı” ile çalışabiliriz.

Rehber hayvanlarla çalışmak çok zevkli ve hayatımızı kolaylaştıran bir şey olduğu kadar onların varlığını ve sevgisini hissetmek bir yönden daha—ve aslında en önemlisi—bizi gerçek benliğimize yaklaştırır: Kalbimizi açarak...

Onların sevgisini ve değerini hissettiğinizde, şükran duygularıyla beraber, sizden de onlara bir sevgi akışı olması kaçınılmazdır. Rehber hayvanımızla olan ilişkimizi, sevgimizle ve saygımızla taçlandırmak, her türlü ilişkide olduğu gibi bizi, rehberimizi ve tüm varlıkları besleyecektir…

Erk hayvanları genellikle rüyalarda, meditasyonda ve vizyonlarda gözükür. Birden fazla Erk hayvanınız olabilir. Belirli bir zamandaki Erk hayvanınız yaşam yolunuzun değişmesi ile değişebilir. Erk hayvanları kişinin duygusal ihtiyaçlarına göre şekillenir. Koruyucu olarak, korkularımızı bastırır ve güç verir.

Erk hayvanı kavramı evrenseldir ve tüm kültürlerde bulunur. İlkel kabilelerde Erk hayvanı bir totem olarak tasvir edilir, kabilenin ve ailenin farklı Erk hayvanları olabilir. ABD ve bazı diğer ülkelerde manası değişmiş olsa bile halen kabilenin bir totemi varlığını korumaktadır.

Klüpler veya dernekler gibi alt kültürlerin dahi halen totemleri vardır Lions Clup bunların en bilinen örneğidir. Hristiyan dininde bile iki totem hayvanı, Balık ve Kuzu, bulunmaktadır. Spor klüplerininin de özel totemleri vardır, ülkemizde de en bilinenleri Aslan (GS) Kanarya (FB) ve Kartal (BJK) dır. (Demokrat Partinin amblemi olan At halkın demokrat kelimesinin anlamını bilmemesinden ve onu demir kır at olarak telafuz ederek bir hayvanla özdeşleştirmesinden kaynaklanmaktadır, yeni kurulmuş olan Hak ve Eşitlik Partisi – O. Pamukoğlu amlemi de kartaldır.)

Bir diğer Erk hayvanı veya totem çeşidi de kişisel olandır. Bunlar günlük yaşamda bzi koruyan ruhlardır. Nerdeyse herkesin böyle bir totemi vardı. Bugün dahi pek çok ebeveyn çocuklarına özellikle geceleri bir hayvan tarafından korundukları söylenir. Tabi ki çocuklara verilen oyuncak ayı’nın bu amaçı olduğunu anlayamazlar. Çoğu zaman bilinçsiz olarak bazı kişilerin bir Erk hayvanı ile etkilendiğine tanık olmaktayız. Burçlar kuşağında da Aslan, Akrep, Yengeç ve Boğa gibi Erk hayvanları olarak vardır.


Şamanizmde Erk Hayvanları

Bir şamanın ilk öğreneceği şey başka dünyalara seyahat etmek sonra da kendi Erk havyanı / totemini bulmaktır. Bir şaman için bu bilgiler uzun bir eğitime başlamak için zorunludur.

Erk hayvanı genellikle örtülmüş en derinde ki siz’in yansımasıdır ve bu dünyada ihtiyacınız olan nitelikleri bulundurur. İnsanların buldukları kendi Erk hayvanının örneğin bir fare olması, kısaca yırtıcı olmamasında memnun olmazlar. Farenin Erkli olmadığını, halim selim ve korkak olduğu düşünülür. Ancak unutulan, ruhların fiziksel gerçeklikle ve boy’la bir alakası olmadığıdır. Kişisel Erk hayvanınız küçük bir fare olabilir, ancak gerektiği zaman bu fare boyunu değiştirebilir ve o an için koyması gereken tavrı koyar. 150 metre boyundaki bir fare hiç de zayıf sayılmaz. Kişisel Erk havyanınız (ailevi, klan veya kabile Erk hayvanının aksine) kişisel ihtiyaçlarınıza göre yaşam boyunca birkaç kez değişebilir. Keyifsiz olduğunuz, bu hayvanınızın sizden uzak olduğunu, geri getirilmesi veya bir değişiklik yapılması gerektiğini gösterir.

İlk ruhsal araştırma seyahatinizi yaptığınızda, toteminiz veya Erk hayvanınız olduğunu iddia eden ruhlarla karşılaşırsınız. Eğer ruhunuzun farkındaysanız, bu size ek Erkler katacak.

Tüm memeliler ve kuşlar pozitif ruhlardır, herhangi biri sizin Erk hayvanınız olabilir. Efsanevi bir Pegasus veya herhangi bir efsanede dahi bulunmayan bir hayvan sizin Erk hayvanınız olabilir.

Bazı Erk Hayvanlarının Anlamları:

-Antilop Eylem, Çeviklik ve Kurban
-Armadillo Emniyet, Sınırlar ve İlaç
-Arslan Dişil enerji Güçü
-At Dayanıklılık ve Hareketlilik
-Ayı Güç ve Şifa
-Ayı Pençesi Güç ve Yönetim
-Balina Bilgelik ve Tedarikçi
-Baykuş Aldatma, Geleceği Görme ve Anlayış
-Bufallo Kutsallık, Yaşam ve Bereket
-Çakal Düzenbaz ve Kurnazlık
-Dağ Aslanı Cesaret, Liderlik ve Önsezi
-Deniz Atı Güven ve Zerafet
-Domuz Güneşin yaşam kaynağını, güney’i ve ateşi sembolize eder
-Ejderha Uzun Ömür, Sonsuzluk, Bilgelik ve Uzayda hareket
-Elk (Geyik) Güç ve Çeviklik
-Fare Araştırma, Buyurmak ve Organize etmek
-Gelincik Dayanıklılık, Enerji, Yaratıcılık ve Gizlilik
-Geyik Güzellik, Sevkat ve İyilik
-Hindi Çömertlik, Yaşam kaynağı ve Paylaşımcı
-Kaplumbağa Terbiye Eden, Koruyucu ve Anne Enerjisi
-Karga Kanun, Şekil değiştirme ve Değişiklik
-Karınca Toplumsal zihin, Sabır ve Eylem
-Kartal İlahi Ruh ve Yartıcıyla bağlantı
-Kedi Bağımsızlık
-Kelebek Başkalaşım ve Değişim
-Kertenkele Tutuculuk
-Kokarca Şeref, Huzur ve Güçlendirme
-Kokopelli Doğurganlık, Müzik ve Zevk (Efsanevi biri)
-Köpek Soyluluk, Sadakat ve Öğretmen
-Köpekbalığı Avcı, Kurtuluş ve İntibak
-Kuğu Zerafet, Denge ve Masumiyet
-Kunduz İnşaat ve Koruyucu
-Kurbağa Suyun Enerjisi
-Kurt Sadakat, Azim ve Başarı
-Kuzgun İç Gözlem, Cesaret ve Kendini bilme
-Moose (Geyik) İnatçı, Uzun Ömürlü ve Azim
-Oklu Kirpi Masumiyet, Dost Canlısı ve Güven
-Opossum Oyalama, Strateji ve Aldatıcı
-Örümcek Yaratıcı ve Ağ Örücü
-Sıncap Tertipçi ve Toplayıcı
-Sinekkuşu Haberci ve Sonsuz
-Su Samuru Oyuncu, Kehanet ve Kadın ilacı
-Şahin Haberci, Sezgi ve Anlayış
-Tavşan Korku, Çekingenliki Sinirlilik ve Alçakgönüllülük
-Tilki Kurnazlık, Çeviklik ve Zeka
-Turna Yalnızlık ve Bağımsızlık
-Vaşak Sır tutucu, Koruyucu ve kılavuz
-Yarasa Yeniden doğuş, Gizem ve İnisiyasyon
-Yılan Kurnazlık ve Yeniden Doğum
-Yunus Sevkat ve Oyun enerjisi
-Yusufçuk Hayal ve Üstünlük

Derlenmiştir

.

   

22 Aralık 2012 Cumartesi

2012 Yılında Olmayabiliriz


Vatikan Hz. İsa'nın doğum tarihini sorguluyor. Hz. İsa'nın doğum günü olarak kabul edilen Noel (25 Aralık) gerçek olmayabilir. Şu anda içinde bulunduğumuz yılın da aslında 2012 olmama ihtimali yüksek.

Papa 16'ncı Benediktus'a göre, Hz. İsa'nın bugüne kadar bilinen doğum tarihi doğru değil. "İsa'nın Çocukluğu" adlı eseri bugün Fransa'da satışa sunulan Papa, Hristiyanların peygamberinin, sanılanın aksine 6 veya 7 yıl öncesinde doğduğunu yazdı.

Papa bu hesaplamayı astronom Johannes Kepler'in hesaplamalarına bağlıyor. Hristiyan ilahiyatçılar arasında tartışma konusu olan bu hesaplamaya göre, bugün 2012 değil 2018 veya 2019 yılında olunması gerekiyor.


Papa, Hz. İsa'nın bugün kabul edilen doğum tarihinden 6-7 yıl önce Jüpiter ve Satürn gezegenlerinin zodyak kuşağında buluştuklarının kanıtlandığını da söylüyor.

Kitapta, Hz. İsa'nın varlığı hakkındaki 20 yüzyıllık ilahiyat birikimi ve eserlerin sentezini yapan Papa, Hz İsa'nın doğum tarihi net olmasa da, belirli bir dönem ve coğrafyadaki varlığının inkâr edilemez olduğunu belirtiyor.

Hz. İsa'nın bugüne kadar bilinen doğum tarihi M.S. 6'ncı yüzyılda günümüz Bulgaristan'ının kuzeydoğusunda yaşamış keşiş Dionysius Exiguus tarafından hesaplanmıştı.

Dionysius Exiguus'un tespitlerinde en az 4 yıl hata yaptığı daha önce gündeme taşınmış olsa da Vatikan tarafından resmen kabullenilmemişti.

Papa 16'ncı Benediktus 2007 ve 2011 yıllarında da Hz. İsa hakkında iki ayrı kitap yayımlamıştı.

.

21 Aralık 2012 Cuma

Empati

Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit gibi gözüken bu tanımın gerisinde pek çok kuramsal öğe bulunmaktadır ve belki de bu yüzden sözkonusu tanıma ulaşılması oldukça zaman almıştır. Günümüzde "empati" denildiğinde akla Carl Rogers ve onun konuya ilişkin çalışmaları gelir. Psikoterapi alanında empatik iletişim kurma becerisiyle ünlenmiş Rogers' ın adı ile empati kavramı adeta özdeş hale gelmiştir. Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine "empati" adı verilir. Yukarıdaki empati tanımı üç temel öğeden oluşmaktadır. Bir insanın karşısındaki bir kişi ile empati kurabilmesi için gerekli olan bu öğeleri şöyle sıralayabiliriz:

1) Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Başka bir söyleyişle, empati kurmak isteyen kişinin karşısındaki kişinin fenomonolojik alanına girmesi gereklidir. Fenomenolojik alan nedir? Psikolojideki fenomenolojik yaklaşıma göre her insanın bir fenomenolojik alanı verdır. Her insan gerek kendisini gerek çevresini, kendisine özgü bir biçimde algılar; bu algısal yaşantı özneldir (subjektiftir); kişiye özgüdür. Yani her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olaylara onun gözlüklerinin gerisinden bakmalıyız. Karşımızdaki kişinin rolüne girerek empati kurduğumuzda, o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Aksi halde empati kurmuş sayılmayız. Karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) veya ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.

2) Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yanlızca duygularını veya yanlızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Empatiyi tanımlarken bu noktayı vurguladığımızda, empatinin iki temel bileşeninden söz etmiş oluyoruz. Bunlar empatinin bilişsel ve duygusal bileşenleridir. Karşımızdakinin rolüne girerek onun ne düşündüğünü anlamamız, bilişsel nitelikli bir etkinlik (bilişsel rol alma/bilişsel perspektif alma), karşımızdakinin hissettiklerinin aynısını hissetmemiz ise duygusal nitelikli bir etkinliktir (duygusal rol alma/duygusal perspektif alma.) Bilişsel rol alma duygusal rol almanın ön şartı sayılabilir. Empatinin bileşenlerinin ne olduğu konusunda araştırmacılar arasında, bazı görüş farklılıkları vardır. Örneğin Hoffman’ a (1978) göre empatinin, bilişsel, duygusal ve güdüsel (motivasyonel) olmak üzere üç bileşeni vardır. Bazı araştırmacılar empatinin bilişsel yönünü, bazıları ise duygusal yönünü vurgulamaktadır. Fakat çoğunluğun üzerinde uzlaştığı görüş, empatinin bilişsel ve duygusal bileşenlerden oluştuğu yolundadır.

3) Empati tanımındaki son öğe ise,empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız. Araştırmacılar,insanların zihinlerinde kurdukları empatiyle, karşılarındaki kişiye ilettikleri empati arasında farklılık olduğunu belirtmektedirler. Karşımızdaki insanlara empatik tepki vermenen iki yolu vardır: Yüzümüzü/bedenimizi kullanarak onu anladığımızı ifade etmek. Empatik tepki vermenin en etkili yolu herhalde bu ikisini birlikte kullanmaktır. Bir sıkıntımız olduğunda, bizimle konuşan kişi, dostça bir gülümsemeyle kolumuza dokunup sıkıntımızı sözelleştirirse, örneğin "son günlerde çok bunalmışsın" derse, rahatladığımızı hissedebiliriz.

-Bir Halk Masalında Empati

Göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da "korkumdan kırk kantar yağım eridi" dermiş. Birgün birisi demiş ki "sen kendin beş dirhem gelmezsin; nerden oluyor da kırk kantar yağın eriyor?" Bunun üzerine serçe şu cevabı vermiş; herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız". Yukarıdaki masalda verilmek istenen mesaj şudur: Her insanın -hatta her canlının- olaylara kendine özgü bir bakış açısı (fenomenolojik alanı) vardır. Dışardan baktığımızda bunu göremeyiz ve bu yüzden de onun bazı davranışlarına anlam veremeyiz.Kendimizi karşıdakinin yerine koyup olaylara onun gözüyle bakabilirsek, ancak bu durumda onun duygularını ve düşüncelerini anlamamız, dolayısıyla da davranışlarına anlam vermemiz mümkün olur.

-Empatinin Sempatiden Farklılığı

Bir insana sempati duymak demek, o insanın sahip olduğu duygu ve düşüncelerin aynısına sahip olmak demektir. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onunla birlikte acı çekeriz yada seviniriz. Empati kurduğumuzda ise karşımızdakinin duygu ve düşüncelerini anlamak esastır. Kendimizi sempati kurduğumuz kişinin yerine koymamız ve onu anlamamız şart değildir; sempatide "yandaş" olmak esastır. Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez; sadece onun duygularını ve düşüncelerini anlamaya çalışırız. Bir insanı anlamak başka şeydir, ona hakvermek başka şey. Empatide anlamak, sempati de ise anlamış olalım ya da olmayalım, karşımızdakine hak vermek sözkonusudur.

-Empati Kurma ve Yardım Etme Davranışı

Empati kurmanın yardım etme davranışına nasıl dönüştüğü hakkında başlıca iki kuramsal açıklama vardır: Bunlardan birincisine göre, sıkıntı içinde bulunan kişi ile empati kuran kişi, karşısındakinin durumunu anladığı için sıkıntıyı gidermek yani kendisini rahatlatmak için o kişiye yardımda bulunur. İkinci açıklama ise şöyledir: Sıkıntıda bulunan kişi ile empati kurarak onun durumundan haberdar olan kişi, diğergam bir davranışta bulunarak, sıkıntıdaki kişiyi rahatlatmak amacıyla ona yardım eder. Yukarıdaki açıklamaların birincisine göre, yardım davranışının temelinde egoist bir güdü, ikincisine göre ise diğergam (altruıstic) bir güdü bulunmaktadır. Empati sadece kendisiyle empati kurulana yararı olan bir etkinlik değildir. Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik becerileri ve eğilimleri yüksek olan, bu yüzden de diğer insanlara yardım eden kişilerin, çevreleri tarafından sevilme ihtimalleri artar. Bell ve Hall(1954) yaptıkları araştırmada, liderlik özelliğine sahip kişilerin empati kurma becerilerinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Bir araştırmada, piyano ve keman çalan gençlerin empatik becerileri ve kendilerine yönelik saygı düzeyleri, müzikle uğraşmayan gençlerinkine oranla daha yüksek bulunmuştur. Yine benzeri bir araştırmada, kedi köpek gibi evcil hayvanların beslendiği evlerdeki çocukların empatik becerileri (bilişsel ve duygusal rol alma becerileri), evcil hayvan beslenmeyen evlerdeki çocukların empatik becerilerinden daha yüksek bulunmuştur.Bu bulgular,kişilerin ilgi alanları ile empatik becerileri arasında ilişki bulunduğu anlamına gelmektedir. Müzik, evcil hayvan gibi uğraş edinmek muhtemelen kişilerin empatik anlayışlarını/becerilerini arttırmaktadır. Bir araştırmaya göre, meraklarına anne ve babalarından karşılık bulan çocuklar, yetişkin olduklarında, aynı ortamda yetişmeyenlere oranla daha yüksek empatik ilgiye sahip olmaktadırlar.


Aşamalı Empati Sınıflaması

-Onlar Basamağı

Bu basamakta tepki veren kişi karşısındaki kişinin kendisine anlattığı sorun üzerine düşünmez, sorun sahibinin duygu ve düşüncelerine dikkat etmez, bu soruna ilişkin kendi duygu ve düşüncelerinden söz etmez. Sorunu dinleyen kişi, sorun sahibine öyle bir geri bildirim verir ki, bu geri bildirim, o ortamda bulunmayan üçüncü şahısların (toplumun) görüşlerini dile getirmektedir. Bu basamakta tepki veren kişi, birtakım genellemeler yapar, atasözleri kullanır. Örneğin parasını israf ettiği için yakınan bir kişiye "ayağını yorganına göre uzat" dersem, Onlar basamağında bir empatik tepki vermiş olurum. Bu sözlerimle karşımdaki kişinin ya da benim duygu ya da düşüncelerimiz yer almamakta, yalnızca toplumun bu konu ile ilişkin görüşü yansıtılmaktadır.

-Ben Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren kişi, benmerkezcidir; kendisine sorununu anlatan kişinin duygu ve düşüncelerine eğilmek yerine, sorunun sahibini eleştirir, ona akıl verir; bazende kişiyi kendi sorunlarıyla başbaşa bırakıp kendinden söz etmeye başlar. Örneğin "ben" basamağına uygun empatik tepki veren bir kişi, dinlediği sorun karşısında "üzüldüm, aynı dert bende de var" der ve böylece sorun sahibini sorunuyla yüzüstü bırakıp kendi sorunlarını anlatmaya başlar. Ben basamağında empatik tepki veren kişi, karşısındaki insanı bir ölçüde rahatlatabilir.

-Sen Basamağı

Bu basamakta empatik tepki veren bir kişi, kendisine sorununu ileten kişini rolüne girer, olaylara o kişinin bakış açısıyla bakar. Yani kendisine iletilen sorun karşısında, toplumun ya da kendisinin düşüncelerini dile getirmez, doğrudan doğruya karşısındaki kişinin duyguları ve düşünceleri üzerinde odaklaşarak, o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamaya çalışır. Yukarıda sıralanan üç temel empati basamağını kapsayacak şekilde on alt Basamak oluşturdum:

1.Senin problemin karşısında başkaları ne düşünür, ne hisseder: Bu basamakta empati kurmaya çalışan kişi, birtakım genellemeler yapar, felsefi görüşlere, atasözlerine başvurabilir, dinlediği soruna ilişkin olarak genelde toplumun neler hissedebileceğini dile getirir; sorununu anlatan kişiyi toplumun değer yargıları açısından eleştirir.
2.Eleştiri: Dinleyen kişi, sorununu anlatan kişiyi kendi görüşleri açısından eleştirir,yargılar.
3.Akıl Verme: Karşısındakine akıl verir, ona ne yapması gerektiğini söyler.
4.Teşhis: Kendisine anlatılan sorunu ya da sorunu anlatan kişiye teşhis koyar; örneğin "bu durumun sebebi toplumsal baskıdır" ya da "sen bunu kendine fazla dert ediyorsun" der.
5.Ben de Var: Kendisine anlatılan soruna ya da sorunun benzerinin kendisinde de bulunduğunu söyler; "aynı benim başımda" diye söze başlar ve kendi sorununu anlatmaya başlar.
6.Benim Duygularım: Dinlediği sorun karşısında kendi duygularını sözle ya da davranışla ifade eder; örneğin "üzüldüm" ya da "sevindim" der.
7.Destekleme: Karşısındaki kişinin sözlerini tekrarlamadan, onu anladığını ve desteklediğini belirtir.
8.Soruna Eğilme: Kendisine anlatılan soruna eğilir, sorunu irdeler, konuya ilişkin sorular sorar.
9.Tekrarlama: Kendisine iletilen mesajı (sorunu), gerektiğinde mesaj sahibinin kullandığı bazı kelimelere de yer vererek özetler; yani dilediği mesajı kaynağına yansıtmış olur.
10.Derin Duyguları Anlama: Bu basamakta empati kuran kişi, kendisini empati kurduğu kişinin yerine koyarak onun açıkça ifade ettiği ya da etmediği tüm duygularını ve onlara eşlik eden düşüncelerini farkeder ve bu durumu ona ifade eder.

Kaynak psikolojikdanisma.net

.

Hiçlik Konusunda Bilmediklerimiz


Bilimciler açıkladı: Bir başka deyişle, "her şey" kuramının ardında yatan unsur "hiçlik" olabilir.

• Gerçekte bir şeyden çok daha fazla hiçlik olduğu söylenebilir. Evrenin yaklaşık %74'ünü bir "hiçlik" ya da fizik uzmanlarının deyimiyle "karanlık enerji", %22'sini de gözle göremediğimiz ve "karanlık madde" adıyla bilinen parçacıklar oluşturuyor. Evrenin yalnızca %4 kadarı "bir şey" olarak tanımladığımız baryonik maddeden oluşuyor.

•Bir şey deyimi bile çoğu zaman bir hiçlik içeriyor. Atomlar büyük ölçüde boş alanlardan oluşuyorlar. Maddenin katılığı, atomun içindeki parçacıkların oluşturduğu elektrikli alanlardan kaynaklanan bir yanılsamadan ibaret.

•Yaşadığımız her saniye ile birlikte hiçlik de artıyor. 1998 yılında evrendeki genişlemeyi ölçen gökbilimciler karanlık enerjinin evreni giderek artan bir hızla sürüklediğine tanık oldular. Hiçliğin ve onun evrenin yazgısını etkileme gücünün keşfi gökbilim dalında son on yılın en önemli buluşu olarak değerlendiriliyor.

•Ancak hiçliğin bile bir ağırlığı var. Karanlık maddenin içindeki enerji minik bir kütleninkine eşit; yaklaşık 402,000 km. boyunca iki yana uzanan küp biçimindeki bir uzay boşluğunda yarım kilo kadar karanlık enerji vardır.


•Uzayda çığlık atsanız kimseler duymaz. Mekanik bir dalga olan ses boşlukta yol alamaz. Titreşim yaratacak bir madde olmadığında yalnızca sessizlik vardır.

•Işık boşlukta yol alabilse de, kırılmasını sağlayacak hiçbir şey yoktur. Uzaylı romantiklere kötü bir haber: Yıldızlar uzayda göz kırpmazlar.

•Kara delikler boşluk ya da delik değildirler; evrenin bilinen en yoğun kütleleri olan kara delikler hiçliğin tam karşıtıdırlar.

•"Sıfır" ilk kez İÖ 300 yılına ait Babil çivi yazılarında görüldü. Babil halkı (söz gelimi 36 sayısını 306 ya da 360 sayısından ayırt etmek için) sıfırdan basamak belirleyici bir unsur olarak yararlanmaktaydı. Matematiksel bağlamda sıfır kavramı 5. yüzyılda Hindistan'da geliştirildi.

•Sıfıra bölünen sayılar... hiçbir şey değildir, sıfır bile değildirler. Böyle bir eşitlik matematiksel açıdan olanaksızdır.

•Osmanlı padişahı II. AbdülhaAmit'in 1900'lerin başlarında H2O ibaresini kimya kitaplarından sildirdiği, çünkü bunu "II. Hamit bir sıfırdır" anlamını içeren bir simge olarak algıladığı söylenir.

•Floransalı mimar Filippo Brunelleschi'nin ufuk noktasını -hiçliğe doğru birleşen koşut çizgilerin varlığını- algıladığı 15. yüzyıla dek, Ortaçağ sanatı çoğunlukla düz ve iki boyutluydu. Ufuk noktasının ayırdına varılması sanatta perspektifin gelişmesine olanak sağladı.

•"Doğa boşluktan nefret eder," diyen Yunanlı düşün insanı Aristoteles boşluktan nefret ediyordu. Yüzyıllar boyunca düşün dünyasını etkileyen Aristoteles'in boşluk ve hiçlikleri sürekli reddetmesi Batı dünyasının sıfır kavramını gecikmeli olarak benimsemesine neden oldu. 13. yüzyılda İtalyan bankerler sıfırın mali işlemlerde olağanüstü yararlı olduğunun ayırdına vardılar.

•Boşluklar bir şeyleri içlerine çekip, soğurmazlar. Yalnızca çevredeki atmosferin maddeyi içine ittiği alanlar oluştururlar.

•Creatio ex nihilo. Evrenin hiçten var olduğu düşüncesi söylence ve dinsel metinlerde en çok ele alınan konulardan birini oluşturuyor.

•Güncel kuramlar evrenin bir boşluk enerjisi durumunda, yani boşlukta oluştuğu yönünde.

•Ancak bir fizikçi için hiçlik diye bir kavram söz konusu değildir. Bunun yerine, boş alanlar sanal parçacıklar adıyla bilinen parçacık ve karşıt parçacık çiftleriyle doludurlar. Sanal parçacıklar hızla oluşurlar ve enerjiyi koruma yasasına uygun olarak yaklaşık 10-25 saniyede birbirlerini yok ederler.

•Öyle ki, Aristoteles başından beri haklıymış.

•Bir anda var olup, bir anda yok olan bu sanal parçacıklar enerji üretirler. Nitekim, kuantum mekaniğine göre, dünyadaki tüm santralların ve nükleer silahların içerdiği enerji bile bu sözcüklerin aralarındaki boşlukların içerdiği kuramsal enerjiye eşit değildir.

•Bir başka deyişle, her şey kuramının ardında yatan unsur hiçlik olabilir.

Cumhuriyet Bilim Teknik
Rita Urgan

.

DNA'nın "İmkansız" Telepatik Özellikleri


DNA’nın, uzak mesafelerde bile, kendisini bir araya getirme garip yeteneğine sahip olduğu keşfedildi; bilim henüz bunu açıklayamıyor.

Bilim adamları şu andaki mümkün olan şeyler ile ilgili inançlarımızın tersine, sağlam (eksiksiz) çifte – iplikli DNA’nın uzak mesafeden diğer DNA ipliklerindeki benzerlikleri tanıma “şaşırtıcı” yeteneğine sahip olduğunun kanıtlarını bildiriyor. Bir şekilde DNA iplikleri birbirlerini tespit ediyorlar, tanıyorlar. Genetik malzemenin minik parçaları benzer DNA ile bir araya gelmeye eğilimlidir. DNA’nın kimyasal alt birimlerindeki benzer dizilişlerin tanınması bilimin bilmediği bir şekilde gerçekleşiyor. DNA’nın neden bu şekilde birleştiğinin bilinen bir nedeni yok ve şu andaki teorik bakış açısından bu marifetin kimyasal olarak imkansız olması gerekirdi.

Buna rağmen, ACS’nin Fiziksel Kimya Dergisinde yayınlanan araştırma yüzlerce nükleotidin dizilişleri arasındaki türdeşliği tanımanın, fiziksel temas veya proteinlerin varlığı olmadan gerçekleştiğini çok açık olarak gösteriyor. DNA’nın çifte sarmalları uyan molekülleri uzak mesafeden tanıyabilir ve sonra bir araya toplanabilir, bunların hepsi görünüşe göre herhangi diğer moleküllerin veya kimyasal sinyallerin yardımı olmaksızın gerçekleşiyor.


Araştırmada, bilim adamları deneye müdahale edebilecek proteinler veya diğer malzemeleri içermeyen suya yerleştirilmiş fluoresan ışığı ile işaretlenmiş DNA ipliklerinin davranışını gözlediler. Özdeş nükleotid dizilerine sahip olan iplikler, farklı dizilişlere sahip olan DNA ipliklerine göre yaklaşık iki kat oranda bir araya geldiler. Bireysel DNA ipliklerinin bu şekilde nasıl iletişim kurabildiklerini hiç kimse bilmiyor, ama bir şekilde bunu yapıyorlar.

Yazarlar Geoff S. Baldwin, Sergey Leikin, John M. Seddon ve Alexei A. Kornyshev “Şaşırtıcı şekilde, dizileri tanımaktan sorumlu kuvvetler, en yakın komşu DNA’nın yüzeylerini ayıran suyun bir nanometresinden daha uzağa erişebiliyor” dedi.

Bu tanıma etkisi DNA tamiri, gelişmesi ve genetik çeşitlilikten sorumlu genlerin türdeş yeniden kombinasyonunun doğruluğunu ve etkililiğini artırmaya yardımcı olabilir. Yeni bulgular ayrıca kanser, yaşlanma ve diğer sağlık sorunlarındaki faktörler olan yeniden kombinasyon hatalarından kaçınmanın yollarına ışık tutabilir.

.